Archive for the ‘Kategorilenmemiş’ Category
Mobil TV beklenenden daha yavaş ilerliyor
3g cep telefonları ve yeni nesil görüntülü cep telefonları sistemleri üzerine hazırlanan bir rapora göre analog mobil cihazlarda televizyon izleyici büyüdüğü öngörülüyor. Fakat buj piyasadaki büyümeler beklenenden çok daha yavaş ilerliyor. Ancak, daha uzun olanlar her gün daha çok tahmin edilmişti için teknoloji seyretmek var.
In-Stat mobil TV izleyicileri üçte ikisi her gün, Japonya ve Kore ortalama süre bir saatten fazla olması çekimleri yaklaşık yarım saat izlemek diyor Tech araştırma şirketi.
Bu kadar fazla teknoloji zaman bir servis kişi kısa parçalar olarak izlemek istiyorsunuz olarak görülüyordu ve ilk günlerinde bekleniyordu’s. Olası bir açıklama daha sadece kısa haber bültenleri ayrılmamak için, insanların bugün daha bir mobil cihaza canlı haber olayların kapsamı izlemek olasılığı yüksektir.
Rapor Ayrıca hareketli kullanıcıların 3g sistemlerini kullanırken zamanlarının uzun süre mobil TV izlerken geçirmek için büyük olasılıkla toplu taşıma kullanarak ve cihazlar kullanılır şekilde zaman görüntüleme arasında açık bir bağlantı bulundu. Bazı farklı ülke genelinde kullanım değişen modellerini basitçe aşağı ne kadar ortalama kez farklı iş kültürleri bulunmaktadır commuting olabilir.
Şaşırtıcı orada pek yayınları teknik kalite ve nasıl olduklarını popüler arasında bir bağlantı vardı. Mobil TV, özellikle Endonezya rağmen kullanıcıların orada genellikle resim, ses ve sunulan resepsiyon ile unimpressed olan popüler. Rapor yazarları, bu teknoloji, kullanıcıların özellikle kolaylık sağlamak için kaliteli ticaret ediyorsunuz olabileceğini düşündürmektedir.
Raporda, analog mobil TV en alanlarda nispeten düşük gelirli popüler olduğu belirtildi. Bu daha az ayarlamak için bu alandaki dijital mobil TV için teknoloji kadar karlı olma olasılığı anlamına gelir ve insanlar daha az abonelik ücretini ödemek için muhtemeldir.
Bu nedenle, yazarlar, bu yıl ise sadece 54 milyon kişi civarında analog mobil izleyici olacak tahminleri, sayısı hızla ve akıllıca olacaktır 300 milyon dört yıl içinde üst gerekir.
İpucu
YouTube, Windows Mobile Telefonda nasıl çalışır ?
YouTube ‘u tam Windows Mobile yüklü bir telefonda nasıl kullanırsınız. IPhone yeteneği akışı içerisinde YouTube videoları seyretmek de var mıdır ? Şimdi bu bize Windows Mobile telefonları ile gerçek, tam YouTube sitesindeki akışı YouTube videoları için açılmış ve geliştirilmiş bir yöntem var.
Bu yöntem değil cep telefonu video siteleri http://m.youtube.com ve TinyTube olan popüler video paylaşım siteleri videolar çekmek ve bir cep telefonu video formatı onları kodlamak kullanır.
Bu yöntem, YouTube, Google Video veya YouTube Video Network siteleri keşfetmek için Pocket Internet Explorer kullanmayı gerektirir. Bir kez bir video seçin, Core Pocket Media Player açılır ve play video. Herhangi bir bu sitelerin barındırılan herhangi bir video oynatabilirsiniz.
Adım 1: Eğer Core Pocket Media Player yüklü, şimdi kaldırın. Telefonunuzu TCPMP, download adresinden ücretsiz bir kez TCPM bu sürümüP. , Telefonunuz için uygun sürümü, Akıllı Telefon veya Pocket PC seçin. Telefonunuza kurun.
Adım 2: Download Flash Video Bundle den burada. Gibi Core Pocket Media Player mi aynı yere (hafıza kartı veya telefon hafızası) kurun.
3. Adım: Telefonunuzu yeniden başlatın.
Adım 4: Watch bazı videos!
Size sadece Windows Mobile telefon gerçek YouTube videolarını izleyebilir, bir güçlü Google Video ve Veoh Video Network de video izlemek için varlık tarafından iPhone artırdı ettik. Ayrıca, eğer, şimdi indirebilir ve daha hızlı iPhone wielding arkadaşlar daha video izlemek 3G internet bağlantısı var.
Not: Ben Verizon Motorola S. It on diğer telefonlar ile çalışması gerektiğini / taşıyıcıları bu yöntemi test ettik, ama bunun tüm Windows Mobile telefonlarıyla birlikte çalışacağını garanti edemeyiz. Ben üyelerine teşekkür etmek istiyorum Qusers ve PDA Telefon Ev dünya ile paylaşmak için bu forumları.
GÜNCELLEME: Bazı sizin bu çözüm ile sorun yaşıyorsanız görünür. YouTube videoları otomatik olarak bir çok alt seçim ve inşaat farklı cep sitesi, cep telefonlarının yönlendirme başlamıştır geleneksel YouTube sitesinde daha. Bu çok daha iyi.
Amacıyla Bunu için, normal YouTube adresi yerine cep IE yazın şu: http://www.youtube.com/?nomobile=1
Otomatik olarak YouTube’un mobil sitesine yönlendiriliyorsunuz telefonunuzun formu olan tutar.
Eğer indirmek istediğiniz Ayrıca, Flash Video paketi için bir güncelleştirme olmuştur. Bunu elde edebilirsiniz burada.
Eski Flash Video paketi kaldırmak için emin olun ve bu yükleyin. Telefonunuzu yeniden başlatın ve gitmek iyi olmalıdır.
Tags: 3g cep, 3g Cep Teknolojisi, 3g görüntü, kamera, mobil tv, operatörler, sinema, teknoloji, telefon, windows, Windows Mobile, youtube
3G Teknolojisi Avantajları
3G Teknolojisi Avantajları
Konular: Cep Telefonu ile Bağlantı ve Görüntülü konuşma
Etiketler: 2G, 3g, 3G teknolojisi, cep telefonu 3g, teknoloji, üçüncü nesil, UMTS
3G (Üçüncü Nesil) son kablosuz bir teknolojidir. Ayrıca UMTS (Universal Mobile Telecommunications System), 2G (İkinci Nesil) için kullanıcılara veri ve bilgi için kablosuz erişim sağlayan üzerinde bir iyileştirme olarak bilinen herhangi bir yerde ve her zaman. Bu son mobil teknoloji olup Cellular (2004) gibi tarafından tarif aslında mobil teknolojilerin ev sahibi için bir genel adıdır.
3G cep telefonu ilk Japonya’da Ekim 2001′de piyasaya sunuldu. Bu 3G telefonu kullanıcıların sörf için İnternet, onlar, film izlemek ve müzik dinlemek onların yakışıklı Konuştuğunuz insanların fotoğraflarını görmek mümkün olacak tasarlanmıştır.
Ne 3G yararları nelerdir?
Size mobil cihazlarla anda ama öncesine göre çok daha yüksek hızda gerçekleştirdiğiniz tüm bu işlevleri gerçekleştirebilirsiniz. Daha hızlı bağlantısı olan, gelişmiş ve kaliteli müzik eğlence daha hızlı internet erişimi sağlar. Büyük yararlar vardır. You can avail video görüşmesi yararları. Size arkadaş arayabilir ve bir video arama tesisine sahip. Netlik ve tesis sürece her iki taraf 3G teknolojisini kullanan bir zevk olabilir daha iyidir.
Bilgisayarınıza ya da dizüstü ve posta için modem olarak önemli belgeler telefonunuzu kullanarak Internet üzerindeki herhangi bir siteye erişim mümkün 3G teknolojisi ile. Oyun indirme ve şarkıları çok daha hızlı bu teknoloji ile. Içine favori oyunları indirebilirsiniz ve oynatmaya başlayın cep. Ayrıca, ya da sade bir şarkı müzik videoları indirebilirsiniz. Teknolojisi çok daha hızlı indirmek için etkinleştirin. Dolayısıyla sadece birkaç dakika download film klipleri veya albümleri sürer.
Size haber başlıklarını, Doğum, bilgi bulmak için böylece parti planlayabilirsiniz akşam hava durumu hakkında bilgi almak favori arama motorları kullanabilirsiniz. Siz ve sevdiğiniz spor ilgili son haberler son beyzbol puanı öğrenebilirsiniz. Onların gelişmiş özelliği ile 3G telefonları da favori spor ve heyecan verici olayları izlemek sağlayacaktır. Artış hızı ve hizmetleri 3G telefonlarının sağladığı gelişmiş kalite ile, daha net bir görüntü ile film klipleri ve müzik videoları gibi multimedya veri uygulamalarını görüntüleyebilirsiniz 2.5G teknolojisine sahip cep telefonlarına daha.
3G teknolojisi kadar 2Mbps amacıyla veri aktarım hızı zaman sabit modu telefonu kullanıyorsanız size. Ayrıca önemli ölçüde daha hızlı veri bağlantısı ve artan ağ ve en önemlisi gürültü için direnç oranları aktarımı sağlar.
Aslında, bit hızı böylece yüksek hızda internet olanakları sağlamak için servis sağlayıcılar sağlayan artan arama miktarlar ve müşterilerine multimedya uygulamaları ana bilgisayar artış teknolojiye sahiptir. Tüm bu servislerin müşterilere veri onlar ve onların böylece hizmet bizim için daha ucuz hale servisini kullanmak zaman değil iletimi miktarın temelinde sağlanabilir.
Potansiyel gelecekte yeni uygulamalar için mevcut bir büyük olarak 3G paket tabanlı ağlar kullanıcılara on line her zaman olmasını sağlayacaktır. Bant genişliği açısından kablosuz ağ yetenekleri olmalı hâlâ Ancak, (3GNewsroom.com üzerine geliştirilebilir nd).
Sonuç:
3G ki dünya genelinde mobil cihazlar dahil ediliyor heyecan verici yeni bir teknolojidir. Kullanıcılar artık kişisel yapıyorlar, kişi arama, konuşma,indirme, download veri ve hepsi mümkün onların 3G cep telefonları üzerinden hayal asla diğer çeşitli görevleri edebiliyoruz.
Tags: 3g cep, 3g görüntülü, 3G özelliği, cep telefonu, görüntü, internet, kamera, Oyun
PEKSİMET
PEKSİMET i. (yun. paksimadi, galeta veya fars. beksimdd, katı ekmek’ten). Mutf. Dilimler halinde kesilen ekmeğin yeniden ısıtılarak kurutulmasıyle elde edilen ve uzun süre bozulmadan kalabilen bir çeşit galeta, gevrek: Babam bana bir kırmızı mendil içinde yiyecek getirdi; peksimet, kahve şekeri, zeytin… (R. N. Güntekin). Kahvaltı için peksimedi herşeye tercih ediyorum (ö-mer Seyfeddin).
— ANSİK. Mutf. Peksimet, mayalı ekmeğin bulunmasından önce roma ordusunun yiyecekleri arasındaydı. Uzun süre bozulmadan saklanabildiği için gemicilerin uzun yolculuklarda yiyeceği oldu. Peksimet yapmak için yüzde 14 glütenli (özlü) un kullanılır. Hamura yeterince su ve tuz konur yoğurul-duktan sonra maya katılmadan dinlendirilir. İstenilen büyüklükte parçalara ayrılarak bastırılır. İçindeki suyun kolayca uçması için çeşitli yerlerinden delinir ve çok kızgın olmayan fırında pişirilir. Sonra rutubet geçirmeyen kağıtlarla veya kutularda saklanır. İyi pişirilmiş peksimette rutubet yüzde 4′ten fazla değildir. (ML)
PEKSİMET adası, Anadolu’nun güneybatısında, Akdeniz’in Fethiye körfezinin, batı kenarındaki Kapıdağı açıklarında yer a-lan küçük ve boş ada. (M)
Sülüs, nesihPEKŞTAYN i. (alm. pech, zift ve stein, taş’tan). Miner. Eşanl. KATRANTAŞI.
PEKTAZ i. (yun. pektos, pelte gibi’den fr. pectase). Biyokim. Meyvelerde bulunan ve pektik maddeleri hidroliz eden enzim. (Pektaz, labfermente benzetilebilir; kalsiyumla etkin duruma geçer; meyve özsula-rında pıhtılaşmaya yol açar.) [L]
PEKTEN (Mustafa Bekir), türk hattatı (İstanbul 1913). İlköğrenimini İstanbul’da Büyükreşitpaşa ilkokulunda tamamladı. 1945-1947 Arasında Bahir Yesari adlı bir hattattan talik üslûbunu öğrendi., icaze, tevki, muhakkak, reyhanı üslûplarını çalıştı. Necmeddin Okyay’dan talik
Sıradan martılardan farklı olan Jonathan
Kendimden Ricam; Bu Son Olsun!
09 Nisan 2009 Perşembe 20:11
Daha sonra yazmayı düşündüğüm bir o kadar komik ama kafa ütüleyici konferansın ardından okulun bahçesine çıkar çıkmaz havayı ciğerlerim patlayana kadar içime çektim. Hava ciğerlerime doldukça, ben de huzurla doldum! Sonra koşa koşa bilgisayar bölümüne ait blogun merdivenlerini çıktım. Amacım bir an önce okuldan çıkmaktı. Gerçekten sıkılmıştım çünkü…
Hemen beyaz öğretmen önlüğümün cebinden anahtarımı çıkardım ve Dune Çocuklarını dolap raflarının üstüne koydum. Çantama dolabımdaki eşyaları tıktım ve hızlıca arkadaşlarıma yetişmeye çalıştım.
O an olan olmuş ama ben bunu ertesi günün saat 7:10 civarı farkedeceğim…
Sohbet ede ede üç arkadaş Kadıköy’e indik. Otobüste de kitap okumak istemedim ve uyumayı tercih ettim. Güzelcene de evime gittim. Her gece kitap okumak için can atan ben aksilik bu ya.. kitap okumak istemedim. O gün sırt çantamı bir kez açmadım bile.
Sabah oldu… Zorla yataktan kalktım… Güzelim uykum bölünmüştü… Formamı giydim… Çantamı hazırlayacağım… Ana! O da ne?! Kitabım yok!
Zihnimi kurcaladım: En son nerede ne yaptım diye. Zihnimde beliren iki görüntüden ikincisinin kesin olduğu kararına vardım. Bu sefer erken çıktım… Hemen dolabın üstüne baktım ama yoktu… Yok…
Öğretmenlere sordum ancak böyle bir kitabın onlara iletilmediğini söylediler… Anlaşılan sarılarak uyuduğum kitabım başka ellerin olmuştu… Çok üzgünüm, hala üzgünüm… Umarım ki denk gelirim kitabıma.
Bu kaybettiğim -kayıp değil unutkanlık aslında- ilk şey değil. Daha önce de derste giydiğim beyaz önlüğümü kaybetmiştim… Hatta bir seferinde flaş belleğimi bile unutacak kadar unutkan olmuştum. Neyse ki şimdi daha dikkatliyim(?).
Konferansı da anlatıp ben de kafa ütülemek istiyorum ancak uykum var… Uyumak istiyorum…
Hoşça kalın!
Sakın unutkanlık etmeyin. Hoş olmuyor…
*DipNot geçmeden olmaz: Özel günleri; doğum günleri, bir insanla karşılaştığım ilk günü, o günkü kıyafetlerini.. vb. unutmam kolay kolay. Her nedense ilgimi çeker…
Bu Nasıl Anneliktir!
04 Nisan 2009 Cumartesi 00:35
Balkonumuza daima gelir kuşlar ve yuva yaparlar… Bu da onlardan yalnızca biri.
Mart ayında bir kumru yumurtlamış bizim balkona. Bakıyordum hep orada yumurtalarının – yavrularının- yanındaydı. Ben de bir seferinde o anneleri yokken fotoğrafını çekmiştim. Neyse.. Sonra bir anda bir daha gelmez oldu anneleri… Hala bekliyoruz ama yoklar… Yumurtalarına da hiç dokunmadık öyle duruyorlar… Artık çürümüştür yavrucaklar,yazık. Bu ne biçim annelik içgüdüsüdür!
Neredesin ey anne kumru! Duy yavrularını!
Bak eğer yavrularının yanında olsaydın onlar da şu an resimdeki kadar güzel olacaklardı… Vicdansız kuş seni
Tuhaf Saatim!
03 Nisan 2009 Cuma 21:35
Bugün bu saati yaptım. Çöpe atacaktı annem bozuk diye. Ben de çöpe atılmasına izin vermedim ve efsanem’in resmini kullanarak saat yaptım. Saat mekanizma hazır tabii ki.
Malzemeler:
1 adet fotoğraf (hoş görünmesi için)
3 adet çubuk (akrep,yelkovan,saniye için)
1 adet duvar (asmak için)
1 adet saat mekanizması (saatin saat olabilmesi için)
Biraz boya (ben siyah ojemi feda ettim.Çubukları boyamak için)
Not: Saatinizi tuhaf* yapmayın.
*Tuhaf: Efendim ben dünyaya tersten bakayım dedim. Değişiklik olur diye. Bu saatte zaman geriye akıyor. Nasıl mı? Şöyle ki; saniyenin sağa doğru yol alması gerekirken benim saatim sola doğru yol alıyor. Ve saat komple ters(bkz. resim2)
Benim dünyam hep ters, ama bir numara!
Martı Jonathan Livington – Richard Bach
02 Nisan 2009 Perşembe 08:53
Sıradan martılardan farklı olan Jonathan’ın hikayesini anlatıyor. Jonathan hızlı uçmak istiyor. Hızlı uçabilmek için kanatlarının kısa olması gerektiğini öğreniyor ama yine de yılmıyor. Yemek yemekten bile öte uçmak onun için. Yeni şeyler öğrenmek istiyor. Kitapta yer yer siyah beyaz etkileyici martı resimlerini görüyorsunuz,sürüyle ya da yalnız. Son olarak da Jonathan sıradan martılardan hızlı uçmayı başarabiliyor. Çünkü çok çalıştı ve sık sık uçma denemeleri yaptı. Kesinlikle tavsiye edeceğim bir kitaptır. Oldukça kısa bir öykü ama derinden etkileyici.
Konuya resim ararken ben de Yaşar Kurt’un bu kitabı okuduktan sonra bir şarkı yazdığını öğrendim. İşte sözleri:
Buluta benzet kendini git
Şehire benzet kendini seyret
Ağaca benzet kendini kal
Ama sakın martıya benzetme…
Geceye benzet kendini ağla
Yağmura benzet kendini sus
Gölgeye benzet kendini dans et
Ama sakın martıya benzetme…
Martıya benzetme kendini sakın
Kendini sakın…
Yeniden Adres Değişikliği
30 Mart 2009 Pazartesi 12:26
Bu çok çok daha hoş oldu bence
Muazzam Siyah!
Vavv,beğendim. İngilizcesinden daha etkileyici.
Tesadüfün Böylesi
30 Mart 2009 Pazartesi 12:27
Bir ay kadar olmuş ve o günden sonra ilk kez dün yeniden aynı otobüse denk geldim. Otobüsteki tutacaklardaki reklamları hala kaldırmamışlar. Konser oldu bitti. Hatta konser için bile yazı yayınladım burada. Tutacaklardaki reklamı görünce aynı heyecanı yeniden yaşadım. Hoş oldu. Paylaşmak istedim… Tutacakların birinden almak istedim o reklamı ama cesaret edemedim,nedense. Tekrar denk gelirsem mutlaka alacağım.
Şizofren Aşka Mektup – Cezmi Ersöz
28 Mart 2009 Cumartesi 18:14
Arkadaşlarımdan biri önermişti. Çok beğendiğini belirtmişti. Ben de gerilim romanı okurum ama değişiklik olur diye düşündüm,okumaya karar verdim. Benim tatmin etmedi kitap. Çok fazla sıkıldım.
Bir paragrafa başlamış yazar,güzelce. Uzun bir cümle kurmuş mesela. Cümlenin başında erkek olan birey cümlenin sonunda kadın oluyor. Böyle anlaması güç bir kitaptı. Okumanızı tavsiye etmişyorum, tabii benim hoşlandığım tarza yakın olanlara sözüm. Aşkı hissetmedim hiçbir cümlesinde.
Uçurum İnsanları – Jack London
28 Mart 2009 Cumartesi 19:30
1902 yılında Jack London bir karar alır ve Londra’nın Doğu Yakası’na gitmek ister. Bilindiği gibi İngiltere o zamanlar Güneş’in Batmadığı Ülke olarak anılır. Batı Yakası’nın maddi durumu çok iyiysen Doğu Yakası’da bunun tam zıttı olarak sefalet hakimdir. Jack London’a arkadaşları öncelikle gidemezsin oraya gibilerinden karşı çıkmış ama yine de London Doğu Yakası’na gitmiştir.
Doğu Yakasın’daki insanlar gibi o da sefil kıyafetler giyip onlar gibi sefil yaşar. Aç kalır. “Çivi”ye gider. “Çivi”de insanlar ağır işlerde çalıştırılıp hiç haketmedikleri kadar az yiyecekle ödüllendirilirler. Evet,oradaki sefil insanlar için o yedikleri şey bir ödül gibidir.
Jack London doğu yakasındaki insanları “Uçurum İnsanları” olarak niteler. Çünkü o dönemde İngiltere’nin en iyi dönemleri yaşanmaktayken doğu yakasında bu iyilik yerini karanlığa bırakır.
Açıkçası klasik kitapları okumayı sevmiyorum. Bunu da sevmedim zaten. Ama en azından bir şeyler kazandım. İnsanların 1902′li yıllarda neler çektiklerini öğrendim. Tabii daha bir çok şey. Ama benim bir kitapta aradığım şeyler düz bir yazı değil. Okuduğum kitabı kendi hayatımla özdeşleştiririm. Karakterden karaktere bürünürüm. Etkilenirim,kitabın sonunda göz yaşı dökerim. Bir kitapta aşkı,gerilimi ararım en çok. Anlaşılan klasik kitaplar bana göre değil. Şu güne kadar iki tane okumaya çalıştım ama zorla bitti. Şu anda bilim kurgu romanı okuyorum. Aşık olduğum Dune serisinin üçüncü kitabı.
Ek olarak; Şu linki de seveceğinizi düşünüyorum. Bölümler İngilizce de olsa o döneme ait resimler yer almakta. İncelemenizi isterim.
Bekle Beni Sana Geliyorum Şebnem’im!
24 Mart 2009 Salı 23:44
Konser olacağı haberini aldım. Çok sevindim… Uçuyorum… Mutluyum…
Konser; albümün çok daha sonra çıkacağı anlamına geliyor. Ama ne yapayım.. Şebnem’i öyle özledim ki.. yeni albüm gelmiş ya da gelmemiş önemli değil. Onu görsem yeter!
Yarına sınavım var. Hem de çok önemli: Programlama. Umrumda değil. Aklımı başımdan aldı bu haber.
Nisan ayına girebilsem de görememe sorunu ile karşılaşabilirim. Ama hissediyorum, gerçekten gideceğim.
Google Takvim’imi incelerken dikkatimi çekti. İlk Şebnem’in konserine gideceğim zaman neler yazmışım oraya… Şu anda da aynı heyecan sardı beni.
Bekle bu deli kızı Şebnem. Geleceğim.
Kâbil’in Kitapçısı – Asne Seierstad
22 Mart 2009 Pazar 09:24
Uçurtma Avcısı adlı filmi izlemiştim. Kâbil’i anlatıyordu… Filmi izlediğim günün ertesi akşamı dershane çıkışında Alkım’a gitmiştim -sık sık kafa dinlemeye giderim-. Kampanyalı ürünler arasında bu kitap da vardı. Hem de 2 Tl idi. Bende Kâbil hakkında biraz daha düzgün bilgiler elde edebilmek ve biraz daha merakımı giderebilmek için bu kitabı okumak istedim ve satın aldım.
Kadına düşmanlar… Kitaplara karşılar… Kur’an dışında tüm kitaplar yakılıyor. Eşitlik denen kavram nedir bilmiyorlardır,eminim.
Tabii kadınların da söz hakkına sahip olduğu zamanlar oluyor. Mesela; Bir kadın dokuz- on adet çocuk doğurup onları büyüttükten sonra bir nevi emekliliğe ayrılıyor ve evde kendisinin de söz hakkı oluyor.
Yazar Kâbil’in tipik ailelerinin özelliklerinden biraz daha uzak, en azından cahil sayılmayan-okuyan, kitapçıyı ve onun ailesini anlatıyor. Kitapçının adı Sultan. Sultan okumayı seven biri. İngilizcesi de ana dili kadar iyiymiş. Çocuklarına da İngilizce öğretmiş. Zaten yazarla bu sayede düzgün iletişim kurabiliyorlar.
Yazar kitabını yazabilmek için Afgan kadınları gibi giyinmiş. Bunu da kendisi şöyle açıklıyor: “Burkayı aynı zamanda Afganlı bir kadının kendini nasıl hissettiğini anlamak amacıyla kullandım. Otobüsün yarı yarıya boş olduğu zamanlarda bile, aracın kadınlara ayrılan tepeleme dolu son üç sırasında itişerek girmenin, ya da bir taksinin bagajında iki büklüm seyahat etmenin nasıl bir şey olduğunu öğrendim.”
Kitabın hemen her sayfasında burkanın ne kadar rahatsız edici bir şey olduğunu anlatmış.
Bir kadın burkanın içinde her an bastığı yeri kontrol etmek zorunda, çünkü görmek öyle zor ki! Ayrıca burka naylondan yapıldığı için içeriye az hava sızdırıp, bir o kadar da az hava dışarıya veriyor. İnsan o naylonun içinde çabucacık terliyor. Burka uzun olduğundan yerlerdeki tozları da süpürüyor. Biraz temiz kalması dahi mümkün değil. Yazar burkayı icat edenin yaptığı oyunlardan biri olarak da şunu göstermiş: Bir kadın bir yere bakacak olsa kafasını tamamıyle o yöne doğru çevirmek zorunda. Yani göz ucu ile bakmak burkanın içinde imkansız. Kadının kocası da bu sayede karısının ne yöne veya kime baktığını kolaylıkla farkedebiliyor. Ne kadar da zekice öyle değil mi?
Burkanın eteğinin altından bazen ojeli ayak tırnakları göze çarpabiliyormuş. “Bir başka özgürlük simgesi daha”. Taliban ojeyi yasaklamış ve ithal yasağı koymuştu. Bu sebeple birçok kadın el ya da ayak parmaklarının ucunu kaybetmiş…
Sultan her ne kadar okumuş da sayılsa o bir Afgan erkeği. Ve kendi kızı yaşındaki Sonya’yı -yaşı henüz 16- ikinci eşi olarak alıyor kendine. İlk eşi Şakile ise bir şey diyemiyor bile. Çevresindekilere de doktorların ilişkiye girmesine izin vermediğini, çünkü rahminde hastalık olduğunu ve bu nedenle de Sonya’yı Sultan’a kendisi eş olarak seçtiğini anlatıyor.
Oysa Sonya’yı hiç sevmiyor.
Kadın cinselliği de büyük bir baskı altında. Kadınlar yine de aşk ve cinsellik içerikli şiirler yazıyorlar. Bu şiirler bir adam tarafından kitapta toplanıyor fakat adam öldürülüp kitaplar da yakılıyor.
Eğitimde de Mücahitlerin ve Taliban hükümetinin bastırdığı kitaplar kullanılıyor ve böylece küçücük çocuklara savaşı aşılıyorlar. Alfabeyi bile şu şekilde öğreniyorlar:
“Cihad’ın C’si – dünyadaki amacımız- , İsrail’in İ’si -düşmanımız- , kalaşnikof’un K’si -yeneceğiz- , Mücahitler’in M’si -kahramanlarımız-….”
Hatta bir matematik kitaplarında bile savaş ögeleri dikkat çekiyor:
“Küçük Ömer’in bir Kalaşnikof’u ve üç tane şarjörü vardır. Her şarjörde yirmi mermi bulunmaktadır. Mermilerinin 2/3′ini kullanarak 60 tane kafir öldürürse her mermiyle kaç kafir öldürmüştür?” …
Ülkeye Taliban ile ilginç yasaklar gelmeye başladı. Bunlardan en acayipleri;
. Kadınların açık giyinmelerine karşı yasak,
.Müzik yasağı,
.Traş yasağı,
.Namaz zorunluluğu,
.Uçurtma yasağı,
.Resim çekme yasağı,
.İngiliz ve Amerikan tipi saç kesme yasağı,
.Nehir kıyısı boyunca çamaşır yıkama yasağı,
.Düğünlerde müzik ve dans yasağı, davul yasağı,
.Terziler için kıyafet dikme ve ölçü alma yasağı…
Düğünlerde kadın ve erkekler beraber değiller. İki taraf da ayrı yerlerde eğleniyorlar. Hoş hala Türkiye’nin bazı kesimlerinde var bu görüş. Belki de böyle olması daha iyi. En azından kadınlar diledikleri gibi göbek atarak streslerini savuruyorlar, doya sıya eğleniyorlar. Yalnız; gelinin yüzü ifadesiz olmalı ve dans etmemeliymiş. Sebebi ise şu; mutlu olduğunu belli ederse annesini üzecek, üzgün görünürse de müstakbel kaynanasını…
Kitapta “burka”nın arkasına saklanan gericiliği gördüm. Kadınların istekleri hep bastırılıyor. Kadınların sadece çocuklara bakmakla ve erkeklerin isteklerine zorunlu olarak gerçekleştirmekle görevli yaratıklar olarak görüyorlar. Yaratık dedim çünkü yapılanlar bir insana yapılabilecek şeyler değil.
Kadınlar daima kirli,cahil,günahkar. Bence, aksine bu sıfatların hepsi erkeklerin egosunu bastırabilmek için kadınlara verilmiş.
- Migozarad -
[ Bunlar Geçecek ]
Kâbil’de bir çayevinin duvarındaki duvar yazısı
Can Kırıkları – Şebnem Ferah – 2005
19 Mart 2009 Perşembe 00:45
Can Kırıkları – 2005
Okyanus
Konser başlangıcında insana mükemmel enerji katıyor bu şarkı.
“Sonunda boğulmak olsa da benim o sularda yüzmem gerek!”
Can Kırıkları
Albüme çekilen iki klipten biri bu şarkı içindi. Klibi ilk gördüğümde bu Şebnem olamaz, çok korkunç! dedim. Ancak ardından düşüncelerim şak diye değişti. Ne mükemmel bir şarkı dedim. Bu şarkıya çekilebilecek en farklı klip budur herhalde. Şarkıyı otobüste dinlemek muhteşem etkili oluyor.. Ya da sınıfta.. Ya da değişiklik olarak hiçkimsenin olmadığı bir ortamda…
Bir Kalp Kırıldığında
Her kalp büyüktür aslında. İçinde barındırdığı duygular. Her an değişen duygusal ritim. Bir de gelir en olmadık zamanda üzerler ya… İşte gerçekten dünyanıx durur sanki… O anlarda dinlenilesi şarkı.
Delgeç
İçimde kopan fırtına ile beraber dinlemekten büyük haz aldığım şarkı.
Geçmişe Yolculuk
Dinlerken içimde yok olduğum şiir tadında bir güzellik…
Ben Bir Mülteciyim
Benim şarkım. Benim “Güç”üm. Şarkıyı dinleyince “Güç”leniyorum resmen. Bu kadar etkili olabilir mi? Oluyor işte.
Şebnem’imin sesi sonuçta.
Sana Bilmediğin Bir Şey Söyleyemem
Of… Bu nasıl şarkı, nasıl sözlerdir. Bir alıntı:
“Çamur mu sürmek istiyorsun başkasının duygularına..
Önce senin ellerin kirlenecek!”
Şarkıyı birçok açıdan ele alabilecek kadar şey hissettiriyor bana. Seviyorum…
Çakıl Taşları
Bu şarkıya çekilen klibinde Şebnem’imin gözleri görülemeyecek kadar minikleştirilmiş. Çok farklı,çok hoş ve çok güzel olmuş. Çok çok sevdim. Hele de “Sen hiç hiç oldun mu?” diyor ya…
Sahil kıyısındayken aklıma gelen ilk şey bu şarkı…
Zaman Geçip Gidiyor
Bunun bir hikayesi var bende. Anlatacağım çatlamamak için…
Hoşça Kal
İnsanın kendine ettiği bir veda. Bu kadar yorulabiliyor demek ki insan kendinden de.
Dinledikçe dinlenilmesi gereken şarkı.
“Zaman Geçip Gidiyor” şarkısı ile alakalı minikçe(!) bi anımı paylaşayım…
Lise 1′deyim henüz. Tüm sınıf Şebnem’e olan tiryakiliğimi biliyor, diğer tüm insanlar gibi. Öğle arasındayız. Kulağımda henüz bozmamış olduğum ilk mp3 cihazı var. Bir an Şebnem’in bir şarkısının çaldığını duydum. Şarkı da sayılmaz aslında şarkının girişindeki uzun çığlık. Hemen kulaklıkları çıkardım sesin geldiği yeri anlamaya çalışıyorum.
-Bu arama eylemi bende bir refleks oldu. Her Şebnem şarkısı duyduğumda kaynağın yerini bulmaya çalışırım. Delirdim sanki….-
Nerede kalmıştık.. Hah! Ben buldum sesin kaynağını. Bizim bilgisayar öğretmeni Şebnem Ferah dinliyor. “Yok canım mümkünatı yok” dedim ama sonuna kadar çaldı şarkı. Şaşkınlığımı üzerimden atamadım tabii. Bir de arkadaşlarımın benimle geçtikleri dalga var: “Hehe baksana bu hoca bile Şebnem dinliyor! Yazık sana… Hahahah”
Derse girdik… Slaytlarımızı sunacağız öğretmene. Hoca önce örnek slaytları gösterdi. Aralarından Şebnem’i tanıtan harika bir slayt çıktı. Meğer hoca slaytları test ediyormuş. Böylece neden dinlediği de ortaya çıktı. Slayt çıkar çıkmaz yanımdaki arkadaşım beni dirseği ile dürterek “Bak, seninki çıktı” dedi
Şebnem’i anlatan slayt projeksiyon aleti sayesinde dev gibi ekran halini almış… İzliyoruz hepimiz. Hepimiz mi? Yalan. Ben izliyorum kızarmış, domates şeklinde. Diğerleri de beni izliyor Neden utandığımı hatırlamıyorum. Üç sebebi olabilir:
Bir; Arkadaşlarımın beni seyretmesi.
İki; Şebnem’le alakalı slaytı görmem ve duyduğum o yüksek dozdaki heyecan.
Üç; Yukarıdaki iki sebebin bir anda olması durumu
Neyseki slayt sona erdi. Diğer slaytlara geçti ve bendeki kırmızılık yavaş yavaş yerini gerçek ten rengime bıraktı.
“Can Kırıkları” Şebnem’in senfoni orkestrası ile gerçekleştirdiği muhteşem projeden önceki son albümüydü. Diğerlerinden ayırt edemeyeceğim kadar güzel albüm.
Artık özledik seni Şebnem!
Yeni şarkılar, yeni duygular istiyorum!
Kelimeler Yetse – Şebnem Ferah – 2003
19 Mart 2009 Perşembe 17:33
Kelimeler Yetse – 2003
Iyi Kötü / Dans Pisti
Bu şarkıyı dinlemeyi hiç istemiyorum. İstememek mi? Şaka… Dinler dinlemez içimden yaşlar süzülüyor. Şarkının girişindeki “of ” kısmı öyle etkileyici ki…
Babam Oğlum
“Seni son kez özledim ve bu şarkıyı yazdım… ”
Bu şarkıyı dinlerken içmek istiyorum. Ayrılmış olduğum bir sevgilim yok ama şarkı benim öyle içime giriyor ki.. Şebnem’in sözlerinin büyüsüne kapılıp gidiyorum.
Bu şarkı bir hikaye yazar gibi yazılmış o nedenle diğerlerinden çok çok daha farklı ve en ses getiren şarkı bence.
Ben Şarkımı Söylerken
Ne cesaret! İşte Şebnem! Şarkı müziği ve Şebnem’in sesi ile kulakları büyülüyor. Kendine hapsediyor. Dünyayı unutuyorsunuz.
Bu albüme ilk klibin çekildiği şarkıdır.
Senin Adın Ne?
Bir tartışma anını anlatıyor şarkı. Müzik güzel. İnsanın kendi
ile yüzleşmesi gerektiğini anlatıyor.
Gözlerimin Etrafındaki Çizgiler
Albümün ikinci klibi bu şarkıya çekildi.
Ah o aşk..
“Ben Leyla olmuşum kimin umrunda.. Mecnun çoktan gitmişken..”
Şebnem’im en az senin kadar karışığım… Seninle çözüyorum o ruhumun bozulmuş parçalarını…
Bu kadar mı içten yazılır bir şarkı? Bu yüzden seviyorum seni..
Çocukken Sahip Olduğum Kırmızı Rugan Ayakkabılar
Albümün en uzun isme sahip şarkısı. Söylerken kendinizi de tuhaf hissediyorsunuz. O nedenle şarkıyı bilenler Ç.S.O.K.R.A diye kısaltır. Hoş da olur…
En sevdiğim şarkılardan…
“Rüzgar olmak isterdim ki eseyim etrafında…”
Mayın Tarlası
Albümün toplumca en sevilen parçası. Aşkı savaş alanına benzetmiş. Ve keyfine doyulamaz bir klibi var. Dinlenilesi ve aşık olunası.
Gözyaşlarımızın Tadı Aynı
Hepimiz aynı hikayedeyiz. “Ya bugün o günse…” Son günse…
Daha Iyi Olmaz Mıydı?
Yenilenmiş Şebnem’im benim.
“Sahibin değildim, sadece sevgilindim.”
Her Şey Insanlar Için
Depresyona girince dinler ve pozitifleşirim. Gayet hoş bir şarkı…
“Umut doğurmak için hayatla seviştim.”
Genel değerlendirecek olursam kısaca aşık olduğum bir albüm. Bu dönemdeki Şebnem henüz otuzlarında genç bir kadındı. Çok alımlı -ki hala öyle- , bebeğimsi bir teni vardı. Çok severdim.
Albümü akşam saat 9 sularında almıştım. Bundan tam 6 yıl önce. Çok iyi hatırlıyorum anneme nasıl aldırdığımı. O cd’ler arasından nasıl Şebnem’imi görüp hemen heyecanla doluşumu.
Albümü Vcd player’a takar ve kendimce klipler çeker ve o sırada da apartmanı gürültüden geçilemez bir şekle sokardım. Seviyordum ve kimse de kızmıyordu. Annem her seferinde apartman sakinlerine benim adıma özür dilerdi. Ne yaparbilirdi ki. Cd’yi elimden alsa çok daha kötü şeyler yapardım biliyordu. Ve mutlu olmam her anne gibi onu da mutlu ediyordu.
Annem Şebnem’i sevmez. Hiç sevmedi. Hayran kaldı, belki de “bu nasıl bir sestir yahu!” dedi ama belli etmedi. Yine sıradan bir gün ve annemin sıradan krizi tutmuş. “İçim sıkılıyor” adını veriyor bu krizine ve hemen evdeki eşyaların yerlerini değiştiriyor. Bende henüz ilkokuldayım ve doğal olarak Şebnem posterleri dolu bir odam var. Ranzada yattığım için şanslıydım. Posterlerim miniklerin ellerinden yükseklerdeydi. Annem odayı değiştirirken posterlerimi ranzaya çıkıp tek tek özenle sökmek yerine yırtmayı tercih etmişti. Eve geldiğimde göremediğim posterlerimi anneme sorduğumda aldığım yanıt beni uzun süre ağlatmıştı.
Şimdi cesaret edemez işte öyle bir harekete…
Büyüklük Bende Kalsın
18 Mart 2009 Çarşamba 23:48
Adsense için Google’a yaptığım istek olumsuz bir yanıtla son buldu. İlk denememdi zaten… Bir ay kadar sonra yeniden isteğimi iletirim onlara.
Verdikleri yanıtta özgün içerik olmamasından söz ediyorlar. Çok kırıcıydı. Blogumdaki tüm yazılar şahsıma ait. Neyse Google da hata yapar der konuyu unuturum.
Büyüklük bende kalsın
Camdan Gökyüzü – Petra Hammesfahr
18 Mart 2009 Çarşamba 23:55
Bir köyde geçiyor olay. Aslında bir köy dememeli oldukça gizemli. Hikayenin tümü köyün gizemini çözmekten ibaret neredeyse. Ah tabii bir de Sina’nın ağlamalarından. Ağlamalar da bir gizem. Hatta Sina başlı başına bir gizem. Ben kitabı bitirdiğimde gizemi tam çözdüğümü düşünmediğimden yeniden okumak istiyorum; Fırsat bulursam…
Aslında gerçekten güzel bir kitaptı. Christian’ın merdivende Sina’ya attığı tokat sonrası yaşananlar üzdü açıkçası. Yeniden okuduktan sonra (okursam tabii..) güzel bir inceleme ile yeniden burada olurum. Bir Camdan Gökyüzü’nde daha yeniden görüşmek dileğiyle…
Son Kurban – Petra Hammesfahr
18 Mart 2009 Çarşamba 09:45
Bir Petra klasiği daha! Sessiz Kiracı’dan sonra bu kitabı okumuştum. Gerçekten etkileyici. Tesadüfler… Eşinin bir seri katil oluşunu öğrenen birinin ruhsal durumu bu kadar güzel işlenebilirdi. Petra’m şaşırtmamıştı beni.
Her iki yılda bir 14 Eylül’de düzenli olarak biri hayatını kaybeder. Ama son 14 Eylül’de biri ölmesi gerekirken olaylar oluyor ve ölen olmuyor. Bir polis de bu ölenler ve onların katili arasında önemli bir bağlantı olduğunu düşünür ve onu bulmaya çalışır.
Eşinizin bir katil olduğunu öğrendiğinizde ne hissederdiniz?
Güzel bir psikolojik gerilim romanı..
Dune Mesihi – Frank Herbert
16 Mart 2009 Pazartesi 22:13
Dune’dan sonra içimde dinmeyen merak; “Bu kitabı da oku,vakit kaybetmeden” dedi. Ben de dayanamadım ve aldım. Bu kitap ilkinden daha büyük bir heyecanla bitti. Doyamadım diyebilirim. Yazara hayranlığım her sayfada daha da bir arttı. Olamaz böyle sürükleyici hikaye!
Gerilim romanları ilgimi çeker benim. Ama bu kitap onlardan dahi daha etkiledi beni.
Dune – Frank Herbert
18 Mart 2009 Çarşamba 23:49
Bir abimin önerisi ile Dune’u okumaya başladım. Bu kadar hoşlanacağımı hiç ummazdım. Gerçekten bir efsaneyi hak eden bir seri. Öyle ki filme alınmış, dünyaları kasıp kavuran oyunu çıkmış. Okumaya doyamadım. Bu kadar geniş bir hayal dünyası hangi insanın zihninin içine sığabilir ki? Frank Herbert’ın zihnine sığıyor işte. Üstelik yazarın diğer kitapları hiç de o kadar matah bir şey değilmiş. Dune serisi yazarı ölümsüzleştirmiş. Okuduğum kitaplar serisinde bu kitap da bulunduğundan müthiş heyecan duyuyorum.
Yazar bilimadamı olmadığından bilimsel ayrıntılara çok değinmemiş ama Dune Evreni’ni tüm ayrıntılarıyla işlemiş. Düşünsenize olay bir çölde geçiyor… Siz okuyucunun merakını bir çölde nasıl son sayfaya kadar en yüksek safhada tutmayı başarabilirsiniz ki?
Dune bilimkurgunun en büyük ödülü olan Hugo’ya değer bulundu. Ayrıca ilk Nebula ödülünü de aldı. Şaşırmadım. Daha iyilerine bile layık.
Filmden bir kare; Paul ve Rahibe Ana, o küçük kutu da Gomcebbar
Dune serisi hakkında bir sürü şey paylaşmak istiyorum. Sizlere kaynak olarak wikipedia’yı öneririm. Bu kadar mı güzel ayrıştırılır. Mükemmel. Dune’u vikilerken çok fazla heyecana kapıldım. Karakter analizlerini,film,oyun..vs hakkında tüm ayrıntılara ulaşabilirsiniz. Viki en az Google kadar dev
Dune Serisinden de söz edeyim sizlere… Kitap Frank Herbert tarafından yazılmıştır. Fakat o kadar çok hayran kitlesine ulaşmıştır ki Frank ölünce iki oğlu bu romanı devam ettirmek istemişlerdir. Babalarının hikayesine ne kadar sahip çıkmışlar bilemeyeceğim. Çünkü henüz onların yazdıklarını okumadım…
Frank Herbert tarafından yazılan seriler;
* Çöl Gezegeni Dune (1965)
* Dune’un Messihi (1969)
* Dune’un Çocukları (1976)
* Dune’un İmparator Tanrısı (1981)
* Dune’un Kafirleri (1984)
* Dune Rahibeler Meclisi (1985)
Ardından oğulları Brian Herbert ve Kevin J. Anderson tarafından kaleme alınanlar;
* Atreides Hanedanlığı (1999)
* Harkonnen Hanedanlığı (2000)
* Corrino Hanedanlığı (2001)
* Butleryan Cihadı (2002)
* Makinelerin Seferi (2003)
* Corrin Savaşı(2004)
Ek olarak filminden de bahsedeyim. Dune 1984′de David Lynch tarafından sinemaya uyarlandı ve 2000 yılında 5 bölümlük dizisi yapıldı. Yalnız bu filmini de henüz seyretmediğim için yorumlayamayacağım. Ama en kısa zamanda (bu hafta içerisinde) izleyeceğim. Ah tabii Dune Efsanesi bu kadarla da sınırlı kalmamış. Bilgisayar oyunu da dağıtılmış.
İşte oyunları:
* Dune (1992) : Macera/Strateji
* Dune II (1992) : RTS
* Dune 2000 (1998) : Dune II
* Emperor: Battle for Dune (2001) : 3 boyutlu bir RTS oyunu
L’arc~en~ciel tarafından Dune adlı bir da albüm yapıldı. Albümün içerisindeki parçalar:
1. Shutting From The Sky
2. Voice
3. Taste Of Love
4. Entichers
5. Floods Of Tears
6. Dune
7. Be Destined
8. [Japanese Titles]
9. As If In A Dream
10. [Japanese Titles]
Sizlere sunabileceğim kaynaklar: -İngilizce-
(İncelemenizi kesinlikle tavsiye ederim.)
http://en.wikipedia.org/wiki/Arrakis
http://www.arrakis.co.uk/colpage14.html – Burada kıyafetler ve onların değerleri var.
http://www.derzulya.com/makaleler/frankherbert.html
http://www.gyte.edu.tr/ebulten/sayi31/kultur.htm
http://www.arrakis.co.uk/collectorsbook.html
http://www.moongadget.com/origins/dune.html
Şeytanın Sağ Eli – John Saul
18 Mart 2009 Çarşamba 09:58
Kitabın ne zaman bittiğini anlayamadım bile o kadar sürükleyici ki. Kesinlikle Bestseller’da yer almayı haketmiş bir kitap. Belki sinemaya da uyarlanmıştır ama bilgim yok. Çok çok güzeldi. Bu yazarın da diğer kitaplarını okumayı düşünüyorum.
Kitap öyle bir bitti ki… Aklınızdan hiç silinmeyecekmiş gibi. Tasvirleri,anlatımı,çekiciliği kusursuzdu.
Seviyorum Var Mı Ötesi?
15 Mart 2009 Pazar 00:00
Severim ben;
Beni,
Seni,
Yalnızlığı,
Beraber olmayı,
Paylaşmayı,
Çökmek üzere olan bilgisayarımı,
Bitik ailemi,
hatta babamı bile..
Severim ben;
Daima yalnız olmayı,
Yalnız yürümeyi,
Yalnız koşmayı,
Yalnız sahilde oturmayı,
Yalnız çay içeyi,
Yalnız müzik dinlemeyi,
Yalnız seyahati..
Severim ben,
Boş çabalarımı,
Boş değerlerimi,
Boş görünüşümü…
Bağlanmışım bir Çiy Tanesine,
Uçuk sandığınız bir aşk
Oysa öyle saf,
Öyle derin ki..
Severim işte…
Seviyorum var mı ötesi?
Yahu hiç de bilmem şiirdir,miirdi,yazıdır… Sadece okurum. Ama çok doluyum. Başım ağrıyor gereksizce… Herkese inanıyorum ama en çok da kendime..
Ben hep ben’in yanında olacağım.
Açlık – Knut Hamsun
18 Mart 2009 Çarşamba 09:58
Kitabı okuduktan sonra tok olduğunuzun farkına varacaksınız. Oldukça etkileyiciydi. Ama kitapta daima açtı bu adam. Oldukça gururlu ve namuslu. Bu nedenle aç kalmaya razı gelmiş bir karakter. Pek sıkıldığımı söyleyemem ama artık bit dedim.
Günahkâr – Petra Hammesfahr
18 Mart 2009 Çarşamba 09:57
Orjinal isim: Die Sünderin
Ah Petra’m bu kitabını zorla bitirdim. Bir sürü anlaşılamayan kısımlar var zihnimde. Hayır, tabii ki savunmamı sunacağım. Neden zorla bitirdim:
Sıkıcıydı.
Çok etkileyiciydi. Kendimi buldum.
Kitap karışıklıkta elime geçti. Alışkın değilim ben aynı anda birden fazla kitap okumaya. Eğer kitap o hiç kitap okumadığım bir haftalık süre içerisine denk gelseydi böyle olmayacaktı eminim ki. Şanssızlık diyelim.
Yine de kitabını beğendim. Gerçekten psikolojimi bozdu kitap. Başardın bunu Petra!
Baş roldeki karakter Cora’nın küçüklüğünü anlattığı bölümler daha da etkileyiciydi. Hele ki Magdalena’nın kaburgalarının kırılması.. Sanki benim kaburgalarım kırıldı.
Herkes bu kitabını muhteşem bulmuş. Bence de öyle ama ister istemez sıkıldım. Tekrardan fırsat bulursam okumayı planlıyorum.
Tüm Türkçe’ye çevrilmiş kitaplarını bitirdim bu yazarın. Artık diğer kitaplarını da çevirmelerini istiyorum.
Umrun Umrumdur Daima…
14 Mart 2009 Cumartesi 23:45
Ya bu kadar basit mi susmak?
Ya da bu kadar basit mi konuşmak?
Sadece sustun. Sadece “Seninle sonra konuşacağız.” dedin. Bu kadar basit mi?
Kırılmış mısın?
..
Emin ol ki “sen” beni daha çok kırdın.
Güvenin mi bitmiş?
..
Emin ol ki güvenimi yok eden sensin.
Yalnız mıymışsın, yine yalnız?
..
Emin ol ki senden daha yalnızım. Ama ben yalnızlığı ile iyi geçinen biriyim. Severim: Yalnız yürümeyi, yalnız müzik dinlemeyi,yalnız uzaklara dalıp gitmeyi,yalnız yağmur altında ıslanmayı…
Sen belki düşünemezsin benim kadar derin. Neden düşünesin? Senin bir dünyan var. Ben senin dünyanın çekim kuvvetinden uzaklardayım artık.
Biliyorum her şeyi unutmuş olacaksın. Unutursun sen. Ya da senin deyiminle unutmuş görünürsün. Ben unutmam “kardeşim”. Ben o tedirginliği hep yaşarım. Bir kere yok ettin güvenimi. Artık yalnızca arkadaşımsın.
Sen silersin belki de. Ben silmem. Sana o kızgınlıkta dahi söyledim: “Peki, ama ben hep buradayım,bunu unutma!”.
Ne kadar ağladık O’nunla beraber. Ha sen de ağlamışsındır öyle mi? Neye,neden ağladın? Seni kırdığımıza mı? Biraz düşün. Kim kimi kırdı?
Sadece biraz düşün. Hoşça kal(.)
Kadına Karşı Şiddete Hayır!
18 Mart 2009 Çarşamba 10:04
Masum değiliz
Şebnem Ferah, Sezen Aksu’nun Masum Değiliz parçasını söyledikten sonra Güldünya konserinin amacını en iyi şekilde özetledi: “Cinayet, şiddet yeterince korkunç kelimeler ama töre bunları bir bakıma meşrulaştırdığı için bence çok daha korkunç. Hepimiz bir yerinden bunun parçasıyız ve o yüzden masum değiliz. Umarım bu akşam bu sahneden yayılan müzik tüm caniliklerin üstesinden gelir.”
Şebnem’im Deli Kızım Uyan’ı ve Masum Değiliz’i söylemiş. Ne kadar da güzel söylemiştir. Ah.. Ah..
Şebnem’im ne kadar da güzel söylemiş. Biraz televizyonda yakalayabildiğim kadarıyla izledim. Hayran kaldım. Her yerde Ajda Pekkan’ın Kürtçe söylediği şarkının videosu var. Şebnem yok.
Teşekkürler Şebnem’im böyle güzel projelerde bu kadar büyük sanatçıların arasında yer alarak kendini bir kez daha büyüttğün için.
Söylemekten bıkmayacağım asla: Şebnem’im seni seviyorum…
Otobüsteyken..
04 Mart 2009 Çarşamba 09:24
Saat 6:30. Nihal! diye uzaklardan gelen annemin sesi ile uyandım, her sabah olduğu gibi. Yine uykusunu alamamış bir halde kalktım ve yavaş yavaş giyinmeye başladım. Kahvaltımı yaptım. Saat 7:20′de duraktayım. Sabahları İETT görevinden çok okul servisine dönüşmüş 12A adlı otobüsü bekliyoruz. Ben hala uykuluyum,kulaklarımda gürültülü bir müzikle uyanmaya çalışıyorum Bu sefer her nasıl olduysa -İETT’nin kafasına saksı mı düştü, nedir,nasıldır,nedendir? Bilemeyeceğim- hemen geldi otobüs. İçi tıklım tıklım. Ben de önlerde bir yere tıkıştım. Yanımda da arkadaşım var-o benden uykulu-. Ayakta tutacağı-adını gerçekten bilmiyorum,ayaktayken tuttuğumuz plastikten yapılmış reklam işlevi gören cisimlerden biri- tuttum. Gidiyoruz…
İşte her şey o an içinde olup bitiverdi:
Az sonra!.. (şaka,şaka)
Tutacağın üzerinde sanatçıların resimleri vardı. Sezen,Ajda.. vs. Kesin Şebnemim de vardır diye düşündüm ki Şebnem’i gördüm. “Aaaa!” diye bir şaşkınlık. Farkında değilim gerçekten. O “A” öyle sesli çıktı ki herkesin bana baktığını önce hissettim sonra etrafıma utanç içinde göz gezdirirken de yanılmadığımı anladım. Kıpkırmızı oldum tabii. Millet de ne düşündüyse artık hepsi gülüyor bana Ben hala kırmızı bir halde kahkaha atıyorum.. Bir yandan da millet deli sanmasın diye arkadaşıma “sesli sesli” -duysunlar yani- “Şebo’nun konseri var sandım bir an heyecanlandım” dedim
Of Şebnem of!
Dersanedeki matematik öğretmenimin adı da Şebnem.. Düşünün matematiğimi nasıl 3′ten 5′e çıkaracağım bu dönem
*İşte böyle… En azından uyanmış ve güne tatlı başlamış oldum.
Teşekkürler Şebnem,
teşekkürler 12A,
teşekkürler otobüszedeler,
teşekkürler yazıyı okuyup bana zamanını ayıranlar..
Hepinizi çok seviyorum.
Not: Resimdeki 12 A yazısı bana aittir.Resmi İETT’den aldım.
Korkulu Bekleyiş – Petra Hammesfahr
18 Mart 2009 Çarşamba 10:05
Süper,süper! Bu yazara bayılıyorum. Favorim. Camdan Gökyüzü kadar anlaşılması güç ve anladığını sansan bile yine de şüphelerini gideremediğin bir kitap değil. Daha net bir anlatımı var. Apaçık ortada. Bu anlaşılamamazlıktan dolayı Camdan Gökyüzü adlı kitabı yeniden okuyacağım.
Şu sözün olduğu kısım aklımdan gitmiyor: “Onu deşmiş!”
http://muazzam-siyah.blogspot.com/
Tags: acer, amd, Amerika, Bilgisayar, çocuk, ekran, Film, fotoğraf, google, hayal, kampanya, klip, londra, müzik, Oyun, oyunlar, saat, ses, sinema, sony, televizyon, türkiye, uydu, video
insanlar kusursuz olmayı başaracaklardır
Kırılma Noktası
12 Nisan 2009 Pazar 13:41
Gözlerimi açtığımda, bilmediğim bir evde bilmediğim bir yataktaydım. Yanımda yatan kadının sadece sırtını ve saçlarını görebiliyordum. Kalktım. Nerde olabileceğimi düşündüm. Dün gece çok içtiğim için devamını hatırlamadığım bir senaryonun ortasındaydım. Hala sarhoştum. Olanca hızımla giyinip ordan uzaklaştım. Gezi Parkı’nda oturdum. Bir sigara yakıp bir an önce ayılmak için derin derin nefes alıyordum.
Bir tırın dorsesinde, küçük televizyonda dvd izleyip günlerce o kapalı yerde yol aldığım zamanları düşünüyordum. Kilometrelerce yol. Bir ülkeden, başka soğuk bir ülkeye. Sınır kapısında durdurulduğunda yakalanmamayı umut ederek. Düşüncelerime fazla dalmış olmalıyım ki yanıma gelip sigara isteyen tinerci çocuğu fark etmemişim. “Kafan mı iyi dostum” diye alaycı bir sesle irkildim. Dönüp yüzüne baktığımda “Senden sigara istiyorum iki saattir, oralı değilsin.” dedi. “Al sigaranı, siktir git.” Paketin içinde kalan 4 sigaranın hepsini verdim paketle birlikte. Yanımdan uzaklaşırken arkasına dönüp bakıyor ve sanırım içinden deli olduğumu geçiriyordu. Bense sadece dün gecesini hatırlamaya çalışan bir ayyaştım.
Büyükparmakkapı’ya yürüyüp, Marmara’da oturdum. Buzlu ayran getirip önüme koydu garson. Evet o mide bulantısıyla en iyi gelecek şey de buydu. Alkoliklere alışkın olan bu büfe, onlara nasıl muamelede bulunacağını da iyi biliyordu. Ve eğer sabahın 10′unda Taksim’deysen ve iş için orada bulunmadığın her halinden belliyse, geceden beri orada olduğun su götürmez bi gerçekti. Bar işlettiğim zamanlarda Marmara’ya değil de, karşısındaki dandik restorana gidip oturduğumuz için buradaki garsonları tanıma fırsatım olmadı. Hepsini sima olarak tanıyordum ve kafamda belli bir puanları vardı ama birebir tanışıp konuşma yaşamamıştık. Biz daha çok karşıdaki restoranda çorba içerdik grup halinde. Hatta restoran sahibini o kadar zengin ettik ki dükkana tadilat bile yaptırdı. Aylık gelirinin üçte birini bizden kazanıyordu. Barda çalışanları bile öğle yemeğine oraya gönderiyordum. Bir nevi yemekhane. Ayın sonunda hesabı kapatıyorduk.
Ama Marmara’nın döneri her zaman oranınkini sollardı. Ton balıklı ve mantarlı sandviç istedim. Ton balığı maydonozlu, mantarları acıdır oranın. Sandviçleri de güzeldir. Soğuk ayranı da bitirip kasaya hesabı ödedikten sonra üst kata tuvalete çıktım. Yüzümü yıkayıp saçlarımı ıslattım ve aynada gözlerimin altındaki morluklara baktım. Karşıdan gören kesinlikle bir uyuşturucu bağımlısı olduğumu düşünüp benimle göz göze gelmemeye çalışırdı. Açık bıraktığım ve boş yere akan musluğu kapatıp tuvaletten çıktım. Aşağı indim ve kapıdan çıkarken garson “Siz şu köşedeki barı mı işletiyordunuz?” diye sordu. “Cazgır’dı galiba adı”.. “Hayır Cazgır’ı işletmedim ben. Onun üst katındaki rock barı işlettim.” diye cevap verdim, orda bir rock bar olduğundan haberi olmadığını tahmin ederek. Kısa bir diyalogtan sonra büfeden çıktım. İstiklalde koşuşturan insanların arasına karışıp tünele doğru yürüdüm. Şahkulu Bostan Sokak ve işte insanı ağlatan o yokuş. Ev yokuşun sonunda. Anahtarlarımı bir süre aradıktan sonra montumun üstteki fermuarlı cebinde buldum. Kapıyı açıp içeriye girdiğimde o keskin alkol ve sigara kokusu ayılmaya çalışan bünyemi rahatsız etti. Perdeleri ve pencereyi açıp kültablalarını boşalttım. Yatak odasının kapısından bakıp, kadınımın darmadağın olan yatakta yatmadığını gördüm. Diğer odaya gittim. Çekyatın üzerinde sızmış ve elinden düşürdüğü sigara da halıda bir delik açmıştı. Her zaman alkolik ve uyuşturucu bağımlısı kadınlardan hoşlandım ve hep onlarla birlikte yaşadım. Bukowski’nin bahsettiği gibi, belki de sadece onları bulabildim. Belki onlar da sadece beni bulabildi. Ama derli toplu, düzenli kadınlarla yapamadım. Pasaklı, vurdumduymaz ve edepsiz olanlarını tercih ettim hep. Şimdiyse burda öylece durmuş, çekyatımda yatan bu kadını neden istediğimi hatırlamaya çalışıyordum. “Kalk yatağa geç” dedim kısık ama kızgın bir sesle. Duşa girip soğuk suyu açtım. Kendime gelmeye başlıyordum. Sonra şekersiz bir nescafe yapıp dünün gazetelerine göz attım. Yatak odasına geçip, yatağa kadınımın yanına uzandıktan sonra “Özür dilerim” dedim duyulamayacak kadar alçak bir sesle. “Leş gibi viski kokuyorsun” dedi. “Hayır kokmuyorum. Yemek yedim, kahve içtim. Duş da aldım. Nasıl viski kokabilirim hala. Ayrıca viski içmedim.”. “Kokuyorsun.”
Yataktan kalkıp bilgisayarımı açtım. Ve maillerimi kontrol ettim. O kafayla mail yazmamam gereken bir insana mail attığımı fark ettim. Dün gece beraber olduğum kadının evinde, o tuvalete gitmek için odadan çıktığı sırada, masanın üzerinde açık duran laptoptan mailime girip yazdığımı ve gönderdikten sonra yatağa yattığımı hatırladım. Cevap gelmişti. Ben yolladıktan 6 dakika sonra yazmış. 04:11..
Nereye gidiyorum bilmiyorum. Hangi köprüden atlayacağıma daha karar vermedim. Belki de üçüncü köprünün inşaa edilmesini bekliyorum ilk kurbanı olup tarihe geçmek için..
“R”m
11 Nisan 2009 Cumartesi 21:39
Cesaretimi unufak ediyor bakışların.
Nefes alıyorum, veremiyorum.
Ciğerime batıyor cümlelerin, gözlerimi kanatıyor adının baş harfi..
(Tanıyacaksınız beni, sabredin bayan.. )
Okun(-ma)mak
11 Nisan 2009 Cumartesi 21:53
Çok fazla blog okuyorum demiştim de bi aralar, kaliteli blog sayısı gerçekten çok az. Okunabilir bi blog yaratmanın püf noktaları nelerdir? Bir bloğu takip etmenin ve merakla gelecek olan yazıları beklemenin sırrı nerde, yazmak istedim. Tabi ki yazacaklarım sadece şahsi fikrim ama genel kalite açısından da değerlendircem bu konuyu.
Öncelikle ilk dikkati çeken iyi bir tema tabi ki. Binlerce blogger teması arasından birini seçip işe başlamak gerekiyor. Ben bi bloğu açtığımda orada kalıp yazıları okumayı mı yoksa sağ üst köşedeki x’e basıp sekmeyi kapatmayı mı tercih edeceğime öncelikle sayfanın renginden karar veriyorum. Bu ilk gözlem ve ilk intiba çünkü. Bazı bloglar tam bir zevksizlik örneği. Ve zevksiz bi tasarımı tercih eden biri ne kadar ilgi çekici yazılar yazabilir, düşündürücü. Mesela Mavi arkaplan kullanıp da yeşil yazıyla yazıyorsan, ben o sayfada 10 saniyeden fazla durmam. Arkaplanla yazı rengi uyumlu olmalı bi kere. Kullandığın yazı karakterinin ve puntosunun bile etkisi var da hadi neyse abartmayayım.
İkinci olarak sitenin içeriği. Her ne konu üzerine olursa olsun, özgün ve blog sahibine ait yazılar görmek istiyor insan. Her forumda, her şiir sitesinde okunabilecek yazı ve şiirlerle bloğu doldurmak, o kadar da ilgi çekici değil. Sonra yazılardaki üslup da önemli. Mesela “ben” yerine, “biz” kullanıp da olayı kurumsallaştıran blog yazarları çok itici geliyor bana. “Siz” kim? Kaç kişiniz? Neden “ben” değil de “biz”? Şirket misiniz kardeşim? Aynı şekilde okuyucuya da “siz” diye hitap etmek de ayrı bi iticilik. Birilerinin seni okuduğu kanısına nasıl varabiliyorsun mesela? Ve bu pazarlamacı ağzı nedir? “Sizin de bildiğiniz gibi….”, “Yani sizin anlayacağınız….” vs vs. uzar gider. Bu nedir arkadaşım? Bloğuna hitap et, “blog” de, “okuyucu” de, “sen” de, ama “siz” deme. Ne o, hayran kitlene mi sesleniyorsun?
Sonra sitenin her yerini gereksiz reklamlarla doldurma. Yani bir iki tane google ads koyarsın anlarım da, her yere döşemene ne gerek var. Oraya tıklayacak olan adam ötekine de tıklar zaten. Hem blog okuyucu kitlesinde, onların reklam olduğunu anlamayıp da tıklayacak insan sayısı azdır. Yemez o bloglarda. Anca oyun sitelerinde falan. Ya da kalitesiz bi içeriğe sahipsen.. Mesela edebiyat kategorisinde bi bloğa sahipsen bırak kaliteni bozma 3-5 kuruş kazancam diye.
Sinir olduğum bi başka şey de, bloğuna playlist koyan bazı kişilerin, o playlisti otomatik başlamaya ayarlaması. Bırak ayarlama. Herkes dinlemek zorunda değil. Koy sen oraya playlistini, isteyen dinlesin. Ayrıca ben belki başka şey dinliyorum o anda. Benim dinlediğim müzikle karışıyor, aptal bi şey oluyor.
Ayrıca her zaman insanlara inatla bağlaçları ve soru eklerini ayrı yazmayı öğretmek için çırpınıyorum. Yaa öğren şunu, bu kadar mı zor? Kendi dilini doğru kullan yaa. Blog yazarı olmuşsun, koskoca hayallerin var ve peşinden gidiyorsun, belki ilerde iyi bi yazar olcaksın.. Neden senin yapamadığını editörler yapsın ki?
En çok takip etmeyi sevdiklerimse, kendi cümleleriyle yazmış, iyi betimlemelerle o anı, mekanı ve kişileri kafamda canlandırmamı sağlayan, samimi duyguları yansıtan ve sıradan günlük bir olayı bile edebi cümlelerle anlatabilen blog yazarları. Türkiye’de blogculuk epey gelişmiş durumda. İyi blog yazarları var ve takip etmekten zevk aldığım bazı bloglar da var. Umarım bu sayı gün geçtikçe çoğalır ve internette geçirdiğim zamanı sıkılmadan en iyi şekilde değerlendirme olanağım artar.
Oooh yeea beybi !
11 Nisan 2009 Cumartesi 17:12
Bir ihtiyarın anısına..
11 Nisan 2009 Cumartesi 12:53
Üzerinde açık kahverengi bir tulum vardı ve kamyonun önünde durmuş bana kızgın gözlerle bakıyordu. Bense bakışlarından korkmama rağmen cesur görünerek ve bundan etkileneceğini düşünerek yanına doğru hızlı adımlarla ilerledim. Yanına yaklaşmama izin vermeden “Çekil kamyonun önünden” diye bağırdı uzaktan. Biraz daha ilerleyip kenara çekildiğim zaman okyanus mavisi, kızgın bakışlı gözlerini ve yüzündeki kırışıklıkları daha net görebiliyordum. Beyaz kısa saçları ve kirli elleri vardı. Bir an “İşte bu benim dedem” diye geçirdim içimden. Sert görünse de aslında kimsenin bilmediği pamuk gibi bir kalbi vardı onun.
Rüzgar kulaklarımda hüznü bestelerken, terk edilmişliklerin, yitirmişliklerin kokusu duyuluyordu havada. Ayağımda Amerikan Ordusu’nun botları ve üzerimde kamuflaj parkayla bana gerçek bi askere benzediğimi söyledi yaşlı adam. Saçlarım 4 numara traşlıydı ve bana bakıp gurur duyması için bütün niteliklere sahiptim. Her zaman güçlü ve korkusuz, kendi ayakları üzerinde sağlam durabilen insanları severdi. “Gel bir tavla atalım” dedi sakince. Biraz önce kaşlarını çatmış, azarlar gibi konuşan o ihtiyar gitmiş, yerine yorgun ve sevimli bir adam gelmişti sanki. Kahveye doğru ilerleyen yokuştan çıkarken biraz duraksadı. “Sen devam et” dedi nefes almakta zorluk çeken bir ses tonuyla ve dediğini yapmazsam köpürecek olan bir deniz tehditkarlığıyla. İlerledim. Üstü asma yapraklarıyla kapalı olan kahvenin merdivenlerinden inerken durup baktım. Yavaş adımlarla geliyordu. Geçip bir masaya oturdum. Biri az şekerli, biri çok şekerli iki kahve ve tavla istedim. Yorgunluğunu belli etmeyen tavrıyla gelip masaya oturan ihtiyar “Söyledin mi tavla?” dedi. O sırada kahveler ve tavla geldi. Tavla oynamayı bana öğreten bu ihtiyar yenilgiye doğru ilerliyordu. Ama onu yenmeyi istemediğim için ve yenilirse üzüleceğini düşündüğümden küçük zar atıyordum. “Zar tutma, zar tutma” diye söyleniyordu arada. “Zaten tutamıyorum, hep küçük geliyor” dedim. “Bilerek yeniliyorsun, anlamıyor muyum sanki?” dedi. “Hayır dede, neden bilerek yenileyim? Sen ustasın, iyi oynuyorsun” diye geçiştirmeye çalışıyordum. Tavlada en az onun kadar iyi olduğumu ve tozu dumana kattığımı biliyordu. Ama kendisini yenebileceğim fikri hoşuna gitmediğinden beceriksiz olduğumu düşünmek ve söylediklerime inanmak ona daha cazip gelmişti. Çok fazla belli etmemek için 3-2 yenildim. Ve karşılığında onu Sarıyer’e götürüp balık ısmarlamaya ikna ettim.
Teknede oturup denizi seyrederken, lüferlerimiz geldiğinde biz ilk dublemizi devirmiştik bile. Bana hata yapmamayı, yapsam bile yaptığım her hatada kendimi cezalandırmayı ve bundan ders çıkarmayı öğreten bu adamla aynı masada oturmuş rakı içip, balık yiyorduk. Aramızda 56 yaş vardı ve onun en sevdiği torunu olduğumu biliyordum. Beni o büyütmüştü. Bana yumruk atmayı o öğretmişti. Tavla oynamayı, motorları, araba tamir etmeyi, odun kırmayı, nişan almayı.. Çekirdek ayıklamayı bile o öğretmişti.
Öldüğünde en çok üzülen ben oldum. Sanki benim de bir parçamı onunla birlikte toprağa gömdüler. Şimdi aradan uzun zaman geçti. Ve hala rüyalarımda bana öğüt verip ne yapmam gerektiğini o söylüyor. Yarın onun ölüm yıldönümü. Nedense hala inanamıyorum burada olmadığına..
Nerde kalmıştık?
10 Nisan 2009 Cuma 22:59
46 saat 17 dakika.. Üstüne 1 şişe JD, 6 kutu efes, 2 paket marlboro, 11 el texas.
Artık uyumam lazım..
Nerede o eski günler?
10 Nisan 2009 Cuma 20:21
Gündüz yazdığım yazının tepkilerini almaya başladım bile. Birden üzerine alınan iki kişi çıktı ve benim için önemli olduklarını zannetmekle ne kadar yanıldıklarını beyan ettiler. Nasıl içim acıdı anlatamam (!)
Her neyse bugün gayet sakinim. Aynı zamanda uykusuz ve huysuz. Yıllar önce bi arkadaşla yaptığımız röportajı buldum bugün tesadüfen. Amma geyikmişiz ya. Sanırım harbiden yaşlanıyoruz. Adam akıllı toplanıp da tüyapta sabahlamayalı kaç sene olmuş. Herkes kendi kabuğuna çekilmiş artık. Zamanında bu hale düşeceğimizi birisi söyleseydi hepimiz dalga geçerdik herhalde. Apo’da saatlerce ayakta dikilip bira içerken, bira tenekelerini merdivenlere bırakıyoruz diye otopark mafyasıyla kavga ederken, sonra günün birinde işimiz yine o otopark mafyasına düştüğünde “yap bi güzellik” derken, zaman hiç geçmeyecek gibiydi. Arka sokağın arka sokak olduğu dönemlerde, punklarla -ama gerçek punklarla, metalcilerin kavga etmeden oturduğu, emek sinemasının mermerlerine oturmayalım diye mazot dökmedikleri dönemlerde, her şey ne kadar yavaşmış meğer. Şimdi dönüp baktığımda çok hızlı geçmiş yıllar. Artık ne apo, ne arka sokak kaldı. Ne de sağlam metal ya da punk camiası. Yeni nesil sallatıda ve neyi görse ona özenir durumda. Oysa göreceklerdi ki köprüaltı zamanını, morg zamanını. Eski gandalf, eski katharsis.. Şimdi gözüne kalem çeken metalciyim diye geziyor ortalarda. Metalin m’sinden anlamayan zavallı, “beyincik” sahibi insanlar metal dinliyorum diye geçiniyor.
Biz old school takılıyoruz evet. Başka seçeneğimiz de yok zaten bu kadar özentinin arasında. Artık keskin hatlarla çizilmiş bi müzik zevkinden bahsetmiyorum kimseye. Ben david bowie dinliyorum, jim morrison dinliyorum, grace slick dinliyorum. Ama siz bilmezsiniz nocturno cultonun sesindeki jilet keskinliğini, attila’dan life eternal dinleyip ağlamanın ne demek olduğunu..
Farkındayım bundan sonrası büyümek değil yaşlanmak oluyor. Ve bunu düşününce ciddi bir kompleks sorunsalıyla karşı karşıya olduğumu fark edip 19 yaşında 20 yaşındaki veletleri kıskandığımı anlıyorum. Ama yine de bu neslin çocuğu olmak istemezdim.
Güneşin doğduğunu göremiyorsan, yüzün batıya dönük demektir.
10 Nisan 2009 Cuma 16:51
Güne yeni başlıyorum. Hala ayılamadım. Ev leş gibi olmuş. Daha iki hafta oldu taşınalı. Ama her yer bira kutusu ve votka şişesi doldu. Yerde izmaritler falan geziyor. Zaten bu yüzden en iyisi otelde kalmak. Gelip temizliyorlar en azından odanı her gün.
İnsan uyumayınca güne bi yerden başlaması gerekiyor. Ben de bu saati uygun gördüm. Fallout’a kendimi o kadar kaptırmışım ki 4 saattir başından kalkmadım. Bitmemesi için aynı yerleri tekrar tekrar dolaşıyorum ama sıkıldım artık. Yakın zamanda bitirmem lazım.
Dün 510 TL bayılıp kendime güneş gözlüğü aldım. Aslında biraz eskisine benziyor ama rengi farklı. Sanırım içimdeki boşluğu bu şekilde doldurmaya çalışıyorum. Kendime acıdım birden. Şimdi de pizza söyledim. Yanında da buz gibi bira.. Hayata bakış açımı değiştirmeye çalışıyorum. Baktığım pencere hoşuma gitmiyor. İnsanlarla ilişkilerimi daha normal seviyeye çekip, beni olmadığım biri gibi algılamalarına engel olmak istiyorum artık. Evet bugüne kadar sikimde olmadı ne düşündükleri ama, artık birilerinin beni olmadığım şekilde etiketlemesinden ve benden verebileceğimden fazlasını istemelerinden sıkıldım.
Mesela nedense hayatıma giren herkes kendini çok özel hissediyor ve bu beni çileden çıkarıyor. Hayır kardeşim özel falan değilsin. O anda seni istemişim hepsi bu. Yani tamamen bencilce, kendi egolarımı tatmin etmek için. Kabullen bunu artık. Hem sen üzülme, hem beni sinirlendirme. Farkındayım insanlara kendilerini nasıl özel hissetireceğimi iyi biliyorum. Ama bitince biter işte, üstelemenin ne mantığı var? Sanırım bu beni vazgeçilmez kılıyor ve birilerinin peşimden sürünerek geldiğini görmek de beni tatmin ediyor. Ama artık normal bi insan olmaya karar verdim ve kimseyle “merhaba”nın ötesinde bi diyaloğa girmek istemiyorum. Ben kendimi bile sevemezken nasıl olur da onları sevdiğimi düşünebilirler. Gerçekten sevmeyi çok isterdim sizi, ama üzgünüm sevemiyorum. Siz de benden göremediğiniz o yüce aşkı, kendiniz gibi zavallı insanların duygularını sömürerek aramaya devam edin. Görüyorum ve her şeyin farkındayım. Bunu duymak sizin için bi şey ifade eder mi bilmiyorum ama sadece basitliğinize bakıp gülüyorum oturduğum yerden. Ve o beklediğiniz şeye ulaşamamanın sebep olduğu tatminsizlikle ordan oraya sürüklenişinizi büyük bir keyifle izliyorum.
Etki ve Tepki
10 Nisan 2009 Cuma 11:19
En iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur,
sırf uzaklaşmak için..
ve geride kalanlar, birinin onlardan uzaklaşmayı neden isteyebileceğini bir türlü tam olarak anlayamazlar.
Charles Bukowski
Kafam Kıyak
10 Nisan 2009 Cuma 11:06
..ve sonunda Büyük Barmen
olanca beyazlığı ve saflığı,
gücü, kuvveti ve gizemiyle öne eğilip
“yeterince içtin” der,
tam da keyif almaya başladığında.
Charles Bukowski
Yeni misafirim var! Hoşgeldin!
09 Nisan 2009 Perşembe 23:19
Blog ziyaretleri konusunda güzel bir yazı okudum ve misafir yazar kabul edip bloğumu değişik fikirlere de açmak istedim. Yani sadece yorum yazarak değil, fikirlerini yazıp bloğuma yollayan kalıcı misafirler.. Evet eğer sen de misafirim olmak istersen yazdığın makale, şiir ve denemelerini konu kısmına “misafir kabul eder misin” yazarak spiritual.disorder@hotmail.com adresine yollayabilirsin.
İlk misafirim Erkan.
Öncelikle konuyla ilgili yazıyı okumak isteyenler
http://www.erkancablog.com/blog/bloguna-misafir-kabul-edermisin.htm adresini ziyaret etsinler.
İşte misafirimin kaleminden dökülenler..
http://www.ruhsalkargasa.com/2009/03/misafir-sohbetleri-vol1.html
Lita Ford + Ozzy = Z.Y. (!)
09 Nisan 2009 Perşembe 08:40
Neden bu şarkıyı her dinlediğimde aklıma geliyorsun?
If i close my eyes forever..
Gecenin en ilerlemiş saatlerinde, haftaiçi, barda tek tük müşteri varken, gelip bar taburesine oturup beni izleyişin neden geliyor aklıma?
Neden, neyi kaybettiğimi yıllar sonra anlayabiliyorum?
Koca bir boşluksun içimde; yeri, samanla doldurulmuş..
09 Nisan 2009 Perşembe 09:07
Neden ağlayamıyorum ben? Ne kadar çok istiyorum göz yaşı dökebilmeyi.. Annem küçükken de cins olduğumu söyledi zaten. Düşünce bile ağlamazmışım. Ama şimdi ağlamaya ihtiyacım var. Göz yaşlarımın asidi içimi eritti çünkü sürekli içeriye akmaktan. Belki ağlasam rahatlayacağım.
Ağlamak istiyorum artık.
Ağlamak isteyip de ağlayamamak ne tuhaf bir şey. İçimde hiçbir duygu kırıntısı yok. Hiçbir his.. Bi kıpırtı bile yok. Hissizlik hissi.. Artık bi şeyler hissetmeliyim. Canım yandığında bile kılım kıpırdamıyor. Kendimden bu kadar vazgeçmiş olamam.
Artık ağlamam lazım.
Günümün Soğuk Maddeleri
09 Nisan 2009 Perşembe 07:14
*Ne acayip geçiyor günler. Ne kadar çok sorgulamaya başladım kendimi.. Bu sene üniversite sınavına tekrar gircem. Bu yaştan sonra üniversite mi okunur ama azmettim okuyacam. “Oku-ya-cam” deyince de aklıma geldi, adanalılar böyle konuşurlar da hep. Bi de şimdi bi dizi var, Canım Ailem mi ne sanırım adı. Orda kıvırcık saçlı bi kadın var, yaa adana şivesi bu kadar mı güzel yapılır kardeşim. Nasıl bi gözlemdir o. Birebir yapıyor aynısını. Her neyse bu sefer de aşçılık okumayı düşünüyorum işte. Beykent Üniversitesi’nin Aşçılık bölümünde tanıdığım biri var. Güzelmiş orası. Bu arada açıköğretimde de turizm otelciliğe devam ediyorum. Bitirince mesleğimle alakalı olmuş olacak. Ben bi de bu gazla onu dört yıllığa tamamlayıp işletme de bitiririm. Filoloji diplomam da var nasıl olsa. Hepsi konuyla alakalı oluyor yani. Sonra da kendi restoranımı açmamam için hiçbir sebep yok. Sadece amerikaya mı yoksa fransaya mı gitmek istediğime karar veremiyorum.
*Kahvemden bi yudum aldım da, şekersiz olmuş yaa :/ Yeni fincan aldım, boyutu farklı olduğu için şekerini ayarlayamıyorum. Bu arada ne kadar çok kahve tükettiğimi fark ettim. Nescafe falan değil yani, bildiğin türk kahvesi. Küçükken anneannem misafirlerine kahve yaptığı zaman ben de içmek isterdim de “çocuklar kahve içmez, arap olursun” derdi. Gayet beyaz tenliyim ama. Hatta dün birinin elini sıkarken farkettim ki fazla beyazım. Özellikle ellerim.. Zamanında bunu biri söylediği zaman “hayır canım ne alakası var” tribine girmiştim. Ama hakikaten ellerim fazla beyazmış fark ettim.
*Bugün evden çıktım öyle amaçsızca. Önce deri montumu giymiştim, sonra geri dönüp montu eve bırakmaya karar verdim. Hava idare eder durumdaydı. Ama eve varmadan tekrar kararımı değiştirdim ve montu bırakmaktan vazgeçtim. Şu basit kararlarda bile ne kadar döneğim ben yaa. Hayatım için aldığım kararlarda da böyleyim işte bazen. Özellikle alkolü bırakma konusunda kendime kaçıncı söz verişim..
*Parfümümü değiştirdim. Uzun zamandır armani/he kullanıyordum ama bugün gidip boss/soul aldım. Aslında sırf şişesini beğendim diye girip aldım ama kokusu da güzel. Mesela reklamlarında Agyness Deyn oynuyor diye jean paul alabilirdim ama tahammül edilecek gibi bi koku değil o. Kusura bakma Agyness’cim senin için bile sıkamam o parfümü.
*Canım nasıl sigara istedi birden. Bi sigara yakayım da öyle devam edeyim.
(Bu da sigaraya teşvik gibi olmuş)
*Geçenlerde firefox’uma bi eklenti indirmiştim. Evet firefox kullanıyorum bu arada. Explorer dandik kardeşim. Her neyse, beğendiğin sayfaları sonradan okumak için bi liste oluşturuyorsun işte. “Sayfayı sonra okuyacağım” dediğinde bu listeye ekliyor. Şimdi fark ettim ki 211 sayfa birikmiş (: Yok bir an önce kendime gelmem lazım. Tuhaf davranıyorum.
*Dün biri mesaj yollamış iletişim formundan. Benim kadın mı yoksa erkek mi olduğumu sormuş. Yazdıklarımdan bir sonuca varamamış da.. Gülümsedim okurken evet (: Boşver arkadaşım yorma kafanı. Cinsiyetsizim ben.
*Bi de fark ettim ki, bugüne kadar en fazla duyduğum cümle “hayatımı siktin” cümlesi oldu. Ne kadar çok kişi kurdu bu cümleyi bana karşı. Zaten “My name is Earl”ü izleye izleye yakında sıyırıp ben de bi karma listesi yapmaya başlıcam. Ama o kadar hayatını siktiğim insanı bulup nasıl kendimi affettirebilirim bilmiyorum (: Aslında duygusuz olmama rağmen çok kibar bi adamım. Kimseye bi kabalık yapmadım. Tabi istisnalar kaideyi bozmaz. Yani ben hak edene, hak ettiği muameleyi göstermekten yanayım. Neyse kabalık da yapmış olabilirim arada. Mesela birilerinin kasıtlı olarak kalbini kırmışımdır mutlaka. Benim canım yanıyorsa onların da yanmalı. Aslında çok da kibar değilim sanırım biraz düşününce. “Kadına el kalkmaz” geyiğine karşı çıkıp, saatlerce bunu savunabilecek kadar hanzoyum hatta. Yaa bunun kadını erkeği mi var? Hak edene el kalkar kardeşim. Ne demişler “Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.” Bu kadar. Nokta. Gayet açık ve net. Karşındaki laftan anlamıyorsa başka yöntemlerle anlatacaksın o zaman. Ben şiddete karşı değilim. Hatta yerinde şiddeti savunuyorum.
*Mesela bugün minibüse bindim büyük bir hata yapıp. Yanıma da dallamanın biri geldi oturdu. Hayır tipine baksan adam sanırsın. Ama almış eline beyaz bi tespih, yol boyunca onu sallayıp durdu. Bak başta insan gibi uyardım. “Sallama” dedim. Ama iki dakka geçmedi yine başladı. Bi de tıfıl bi şey. Tespih de en uyuz olduğum şeydir. Ne yani “sallayabiliyorum” diye hava mı atıyosun anlamıyorum ki. Tespih sallamak bi marifet mi? Sonunda kavga çıkarmak zorunda kaldım. Kafasını cama vurdum ensesinden tutup. Ama sonra beni alıp en arka koltuğa oturttular. Zaten beni tutup çekmeseler bi gün çok pis bi dayak yicem ama dur bakalım ne zaman (:
*Bu arada D&R’daki kız bugün telefon numaramı istedi. Şimdi versen bi dert vermesen bi dert. Hayır isteme sebebi gayet masum aslında. İki günde bir gidip Hakan Günday’ın yeni kitabını sorduğum için, kız da “sen bana telefon numaranı ver, ben gelince seni arayayım” dedi. Yani tek amacı budur heralde, başka ne olcak?
*Yani salak bir günün özeti.
En azından yazıyorum ve benden çıkıp gidiyor bu salaklıklar. Bazen de kimsenin okumasını istemediğim şeyler yazıyorum aslında. Mesela bunun gibi. Acaba şu cümleme kadar okuyan birileri var mı? Bu tarz yazılar için başka bi blog oluşturmalıyım sanırım. Çünkü lüzumsuz şeyler.. Ama dün okuduğum bi yazıdan sonra da daha fazla blog açmamaya karar verdim. “WP kullanıcısının tek bloğu olur, blogger kullanıcısı her şey için farklı bi blog açar” diyordu da (: Üzerime alındım.
*Şimdi ne yapmalıyım kendimden kurtulabilmek için acaba? Oturup film izleyeyim bari..
Private Message to: D.C.D
09 Nisan 2009 Perşembe 06:02
Bu ruh haliyle ne yazılır ki? Gerçi biliyorum okumayacaksın ama yine de hani olur da yolun düşer.. Ne bileyim belki merak edersin bi gün “ne yazıyormuş bu” diye girip bakarsın falan. Dün internet geçmişinde adresimi görünce bi an için umutlanmıştım yazdıklarımı okuyorsun diye. Aslında biraz da çekindim okuduğunu düşününce. Fakat sonra hatırladım ki, domainin boş olup olmadığını kontrol etmek için girmiştin zamanında. Okumadığını biliyorum. Her neyse yine de yazmak istiyorum sana. Eğer bi gün okursan neden saçmaladığımı biraz olsun anlayabilmen için.
Sanırım sonu tükettik. Aslında bu tükettiğimiz kaçıncı son di mi? Ama itekleyerek götürmeye çalışıyoruz uzun zamandır. Zaten asıl sorunumuz da bunu bilmemiz değil mi? Ben çabaladıkça ve karşılığında hiçbir takdir görmedikçe, neden uğraşıyorum ki diyorum kendime. Ne için yani? Kimin için? Beni umursamayan, ne yaptığımla ilgilenmeyen, hissettiklerimi sormayan biri için neden yani? Neden bi şeylerden taviz vermek zorunda olayım ki? Neden kendimden vazgeçeyim? Karşılığında hiçbir şey görmeden. İstediklerim maddi şeyler de değil üstelik, sadece takdir edilmek ve “evet ya hakikaten uğraşıyor değişmek için” diye düşünmen. Ama görüyorum ki boşa kürek çekiyorum. Ne ben adam olurum, ne de sen adam olsam da bunu anlayabilirsin. Çünkü bi kere üstüme yapıştırdığın bi etiket var. Ve ben ne yaparsam yapayım onu sökemeyeceğimi biliyorum. Birine gerçekten arkadaşça yaklaşsam da sen kafanda sürekli yanlış değerlendireceksin. Aslında evet haklısın, kadınlarla arkadaş olamıyorum. Ama bu benden kaynaklanmıyor. Yemin ederim hiçbi şey yapmıyorum. Tek bi cümle bile kurmuyorum olayı yanlış yöne çekecek. Kendi kendilerine yapıyorlar her şeyi. “İlgilenme o zaman” dediğini duyar gibiyim. Evet yaptım bunu. Son iki girişime kesinlikle tepki vermedim. Hatta şu anda kimseyle konuşmamaya özen gösteriyorum “biz”i kurtarmak adına. Çünkü karşımdakilerin benden beklentileri farklı. Adım çıkmış 9′a, inmez 8′e hesabı. Sanırım bu kimliğimden hiçbi zaman kurtulamayacağım. O yüzden de bu ortamdan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyorum. Ama bu çabamın bile farkında değilsin. Dersin 3 buçukta başladığı halde, evden 12de çıkıyorsun.
…………………………………………………..
…………………………..
Ne diyebilirim söyle. Ne yapabilirim? Daha ne yapayım? Vazgeçtiklerimi görmüyor musun? Farkında değil misin neleri feda ettiğimin?
Tek istediğim seninle daha fazla vakit geçirmek için ayrı eve çıkmaktı. Belki başbaşa kalırsak kurtarabiliriz diye. Ama şimdi kendimle başbaşayım. Uçuruma doğru sürükleniyoruz. Nerde kopacak bilmiyorum..
Rapsodi
08 Nisan 2009 Çarşamba 04:18
Soğuk mermerlere yattım.
Hüznünü ömrüme kattım..
Cam kavanozlarda biriktirdim kırılan gözlerimi.
Dalgalarda yürüdüm.
Adını yengeçlere öğrettim.
Boğulmak istedim en derin okyanuslarda.
Yağmur olup yağmak,
Ve ıslatmak saçlarının omuzlarına değdiği yeri..
*rapsodi
Nisan’09 / by Disorder
Ölümsüzlüğün rengi ne renk?
07 Nisan 2009 Salı 20:55
Kayıp bir yapboz parçasıyım. Ruhumun kurumuş topraklarını gözyaşlarınla suluyorum. Sen ağladıkça, ben filizleniyorum. Oksijensiz umutlar besliyorum.. Hayatımın geri kalanını, fotoğraflarından izliyorum.
Ve sen, su gibisin.. Dokunsam, bütün güzelliğin bozulacak sanki. Yüzündeki çizgiler belli ki yüzyıllar öncesine ait. Soğuk ve yaşlı yıldızlar gibi kayıyorsun gökyüzünde. Seni izleyip hayran kalıyorum. Dünya dursun istiyorum. En acı son benimki olsun..
Seni bekledim ben.
gece..
gündüz..
yaz..
kış..
Rüzgarla yarıştım bazen.. Bazen şaha kaldırıp ümitlerimi, gökyüzünü selamladım. Güneşle birlikte ben de battım bazen. Ama ömür dediğin nedir ki? Gün doğumu, gün batımı.. Güneş demişken, güneş geç doğuyor burada. İç savaş çıkarıyorum kendimde. Dilsiz isyanlarıma kör ressamlar şahit.
Ne yağmurlar ıslatacak şimdi beni,
ne de yakamozlar..
Kadehler dolusu sahte mutlulukla ve yine günahlarımla başbaşayım. En anlamlı susuşu sahiplenişlerimin.. Susuşum, vazgeçişim değil.
Zaman her yerde aynı hızla mı akıyor? Hangi süvari taşıyor onu sol elinde?
bu kadar hızlı..
bu kadar yavaş..
Teslim oluyorum. Her yeri beyaza boyayıp inatla.. Bütün savaşçılarımı geri çekiyorum.
Silahsızım!
Teslim al beni!
İçimde bir stadyum dolusu adam var, ve ben saymaya daha yeni başlıyorum.
07 Nisan 2009 Salı 01:03
Biraz önce diğer bloğuma yazarken bi şey fark ettim. Gözümden kaçırdığım -ya da düşünemediğim diyelim- önemli bir ayrıntı.. “Kinyas ve Kayra”yı sevdiğini hesaba katacak olursak, google’da bunu aratıp bloğuma ulaşman ve orada da profil resmimi görüp bu bloğun linkine tıklayıp gelmen çok da büyük bir şans olmasa gerek. Hatta belki yazdıklarımı okuyor olma ihtimalin bile var. Ve belki de nasıl bir deliye çattığını anlamaya çalışıyorsundur kendi kendine. O zaman bir itirafta bulunmalıyım. Hala seni bekliyorum.
Ama Ankara hala soğuk. Ve sen hala üşüyorsun..
Günahlarından doğ!
07 Nisan 2009 Salı 00:17
Hatalar insanı büyütür. Kuşkusuz ki her insan hata yapar. “Ben hata yapmam” diyen insan yalan söylüyordur. Fakat verilen kararlar o anın şartları içinde değerlendirilmelidir. Verilen her karar o an için en doğru olanıdır, kararı veren kişiye göre. Ama hata, hatadır. Yapmışsan yapmışsındır. Neden yaptığının bir önemi yok. Nedenler değil, sonuçlar önemlidir. Ve her canlı, hatalarının bedelini ödemek zorundadır.
Bazıları ders çıkarır yaptığı hatalardan. Bi daha tekrarlamaz. Tecrübe edinir o konuda. Ama kimileri var ki, -kafataslarının içinde beyin yerine ne taşıdığı belli olmayan- aynı hayatı milyon kez tekrarlarlar. Ve sonuçlar her seferinde felaket olduğu halde, bu felaketlerden ders çıkarmadan tekrar tekrar yapmaya devam ederler. Bu insanlar için yapabileceğiniz hiçbi şey yoktur. Çünkü her şeyi tüketirsiniz. Kendinizi boş yere harcarsınız. Zamanınızı boş yere harcarsınız. Daha da önemlisi sinirlerinizi boş yere yıpratırsınız.
İşte kendimi böyle bir ilişkinin içinde buldum bir gün.. Bu kadar giriş anlatımı bunun içindi. Bu insanları ne şekilde değerlendirmeli bilmiyorum. Açıkçası değerlendirmek isteyip istemediğime de emin değilim. Bana göre bi değerleri de yok zaten. Israrla birilerine bi şeyler katmaya çalışmanın da bir manası yok. Karşındaki kişinin kapasitesiyle alakalı. Ne yaparsan yap, kalıplaşmış bazı şeyleri değiştirmenin imkanı yok.
İnsan, durup biraz düşünmeli, kendine dışarıdan bakabilmeli. “Sevilmeye değer biri miyim” diye sormalı kendine. Kim olduğunu görmeli. Kendisinden memnun olup olmadığını sorgulamalı.
Zaten insanlar bunu yapabildiği takdirde kusursuz olmayı başaracaklardır.
Kendilerine dürüst olmayı ilke edindikleri zaman, kendilerine yalanlar söylemeyi bıraktıkları zaman, hayatı ve kendilerini olduğu gibi kabul ettikleri zaman ve gerçekte var olmayan hayatları yaşamayı bıraktıkları zaman kim olduklarını öğrenecekler. Gerçek kimliklerini bulacaklar ve “ben”in değerini anlayacaklar.
“Işığı önüne al ve yürü; gölgen arkandan ister gelsin, ister gelmesin..”
00:08 / by Disorder
(Serpil Cansızkanat’a ithafen..)
Gitmeli.. (mi?)
06 Nisan 2009 Pazartesi 20:17
Ahh gözlerim yaşardı. Laftan anlamayan bazı insanların değişebileceğini görmek beni şaşırttı. Katharina! Seni ararım deyip aramadın. Şimdi tırnaklarımı yiyorum telefonun çalmasını beklerken. Ne boktan bi duyguymuş anladım. En azından bunu başkalarına yaptığım zaman neler hissettiklerini biliyorum artık. Ama 2 buçuk saat oldu ve hala telefon çalmadı.
Yarın neden ilk uçakla Ukrayna’ya gitmek istiyorum? Bindiğin gemiye beni de al!
Hiçbi şeyim kalmadı burada kaybedecek..
20:16 / by Disorder
Kafa boşaltma yöntemi: Tasarım
06 Nisan 2009 Pazartesi 19:48
new york
rock me
high voltage
Büyük boyutta görmek için resimlerin üzerine tıklayın.
I want to rape my fuckin’ brain..
06 Nisan 2009 Pazartesi 17:58
Bu yaşa geldim ama hala yaşamayı sadece nefes alıp vermekten ibaret sanan insanlar beni hayrete düşürüyor.
Bugün adına besteler yapılacak kadar güzel biriyle tanıştım. Gülüşü, bakışı, cümleleri o kadar sade ki.. Benim dakikalarca çabalasam da anlatamayacağım duyguları O, iki üç kelimelik cümlelerle anlatabiliyor.
Bir kadın düşün,
Öyle bir kadın ki
Onsuz nefes alamayacakmış gibi hissettiren,
Elini bırakırsa düşekmişsin gibi..
Yürüdüğünde bütün denizleri eteğinde sürükleyen,
Rüzgarları estirip fırtınalar kopartan..
Öyle bir kadın ki
Güldüğünde depremler olan,
Ağladığında seller,
Seviştiğinde orman yangınları..
Nasıl olur da “hayat, nefes almaktan ibaret” diye düşünebilir? O’na bunu düşündüren şey ne? Nasıl da kıskandım oysa bu kadar sade bir düşünce sistemine sahip oluşunu. Güneş doğar, güneş batar ve perde kapanır. Böyle yaşayabilmeyi ne kadar isterdim. Düşünmeden, sorgulamadan.. Balkondaki saksıda duran bi kaktüs gibi. En çok gelmek istediğim nokta..
Düşünmeyi durdurabilmenin bi yöntemi olmalı.
Hastanede kaldığım günlerde, akut mani nöbetlerinde yutturdukları haplar gayet başarılıydı. Saatlerce tek bir noktaya bakıp zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordun bile. Sabah kahvaltısı, öğle yemeği, akşam yemeği ve yatma saati. Bir anda geçiyordu. Arada yaptıklarını düşündüğünde hatırlayamıyordun bile. Hafızan bir süreliğine işi bırakıyordu bu haplar sayesinde. Kayıt yapmayı durduyordu beynin.. İşte bu aptal hapların yaptığını onlar olmadan da başarabilmeyi istiyorum.
Kendi beynime tecavüz etmek istiyorum.
17:57 / by Disorder
İçerik Hırsızlığı
06 Nisan 2009 Pazartesi 00:24
Evet kahvemi alıp geldim. Yazmak istediğim bir konu var.
Biraz önce blogları gezerken bi yazıyla karşılaştım tesadüfen. İçerik hırsızlığıyla ilgili bir yazı. Ve tepki olsun diye bir mim dalgası başlatılmış. Tabi ben kimse tarafından mimlenmedim şu anda ama yine de yazmak istedim bu konuda. Çünkü çok fazla blog okuyan biri olarak, çalıntı içerikle çok sık karşılaşıyorum. Gerçekten aptalca bir durum ve bu insanlar asalaktan başka bir şey değil. Birilerinin yazdığı yazıları, deneme, makale ve şiirleri kendi bloglarında yayınlayıp hiçbir kaynak göstermiyorlar. Alıntı olduğu bile yazmıyor. Kendi yazılarıymışçasına küçük dünyalarında eğleniyorlar. Aslında kendilerinden başka da kimseyi kandıramıyorlar.
Yani alıntı yapmak farklı bi şeydir. Ya da sevdiğin bi şairin şiirini bloğuna eklemek ayrı bi olaydır. Kaldı ki ben de ekliyorum Küçük İskender’in şiirlerini. Ama bu içerik hırsızları başka blog yazarlarının içeriğini direkt kopyalayıp yapıştırıyorlar. Ha bi de arada ufak değişiklik yapan uyanıklar da var. Ama blog okurları o yazı ya da şiirlerle mutlaka bi yerlerde karşılaşıyorlardır. Ya da en basitinden yapmanız gereken şey, yazıda geçen bir cümleyi aynen kopyalayıp google’da aratmak. Birden fazla sitede çıktığını gördüğünüzde şaşırmayın. Çok fazla taklitçi insan var. Bi şeyler üretmek yerine başkalarının fikirlerini kendilerininmiş gibi yayınlıyorlar.
Ayrıca bu kişileri şikayet etmeniz de mümkün. Eğer çalıntı içeriğe sahip bloglar birden fazla şikayet alırsa incelemeye alınıp siliniyor. Blogger ya da blogcu -blog hangisinde barınıyorsa, direkt olarak şikayetinizi yazabilirsiniz. Çalıntı olan içeriğin orjinal linkini de yollamanız inandırıcılığı arttırıp bloğun kaldırılma sürecini hızlandıracaktır.
Beyni olmayan insanların kendi fikirlerini yazmak yerine başkalarının emeğini çalıp kendisi yazmış gibi blog oluşturmaları ve hatta bu blogların birileri tarafından okunup beğenilmesi sinir bozucu bir durum. Ama ahmaklar her zaman ahmaktır ve onlara acımak dışında yapabileceğimiz bir şey yok.
Ek olarak, bloğunuzdaki size ait içeriği http://myfreecopyright.com/ adresinden onaylatabilirsiniz. Burada tutulan kayıtlar, yazılarınızı yayınladığınız tarih, onları çalıp da ekleyen kişilerin yazılarından eski olacağı için geçerliliği olan bir belgedir.
Düşünen ve üreten beyinlere ithafen..
Bırak Kanasın
05 Nisan 2009 Pazar 17:53
Hayat herkese eşit fırsatlar sunmak zorunda değil. Bazılarının elinde patlar maça kızları. Yoluna devam et rüzgargülü. Sen bana bakma. Ben iyileştirmek için yalarım şakağımdaki kılıç balığını. Nefes al sakince. Tut..
Bırak kanasın..
Kafa boşaltma yöntemi: Tasarım
05 Nisan 2009 Pazar 19:04
black metal
disorder
harley
banned man
Bohem
Butch
*Resimlerin büyüklerini görmek için üzerine tıklayabilirsiniz.
Tags: amd, Amerika, Bilgisayar, çocuk, DVD, Film, firefox, fotoğraf, fransa, google, hayal, hd, indir, interne, internet, kopya, laptop, müzik, New York, Oyun, pil, saat, ses, sinema, tasarım, telefon, televizyon, turizm, türkiye, uçak, uydu, xp
3G Cep Teknolojisi RSS
3g Cep Telefonları Hakkında Linkler
[rsspara:http://3gcep.blogspot.com/feeds/posts/default?alt=rss]
Tags: 3g cep
EURUSD Günlük FX Teknik Analiz 18 Kasım 2008
EURUSD Görüsümüzde bir değisiklik yok. TD Sequential göstergesi Persembe günü günlük grafiklerde 13. adım alıs sinyali verdi. TDMA1 direnci su an grafik dısında kaldı; bu nedenle USD’nin değer kaybedip Euro’daki yükselisin hızlandığını görebiliriz. Eğer 1.2861 seviyesinin üzerinde bir günlük kapanıs gerçeklesirse 1.3053, 1.3121 ve 1.3257/1.3302 seviyeleri tekrar test edilebilir. EURUSD’nin su an mevcut seviyeler ile 1.19 seviyesi arasında bir taban olusturma sürecine girdiği kanısındayız. Euro için uzun vadeli görüsümüz olumlu ve USD’nin ileride genis çaplı olarak değer kaybedeceğini düsünüyoruz. Destek seviyeleri; 1.2508, 1.2327/86 ve 50% Fib düzeltme seviyesi olan 1.2134. Eğer mevcut seviyelerden bir ralli gerçeklesirse hedef TDST direnç seviyesi olan 1.4683. Bu seviyenin ilk denemede geçilmesi beklenmemeli.
EURUSD Daily chart, TD Sequential, TDMA1. Source CQG
Günlük FX Teknik Analiz 18 Kasım 2008
Tags: 2008
AUDUSD Günlük Forex Teknik Analiz 17 Kasım 2008
AUDUSD
Bugün piyasada muhtemelen bir 9. adım alıs formasyonu olusacak. Bu, USD için düsüs anlamına geliyor; dolayısıyla AUDUSD’de dip seviyelerden alıs yapılabilir. Düsüs yönünde pozisyon alanlar için 0.7019 seviyesi kritik ve bu seviyenin yukarı geçilmemesi gerekiyor. Eğer önümüzdeki birkaç hafta içinde piyasa bu seviyenin üzerinde kapatırsa trendin aksi yönünde bir ralli gerçeklesebilir. Piyasa 0.6005 – 0.7015 aralığında hareket etmeye devam ediyor ve su an bu aralığın orta seviyelerinde. TDMA1, 0.6859 seviyesinin altında bir haftalık kapanıs gerçeklesmesi durumunda satıs yönünde pozisyon alınması gerektiğine isaret ediyor. Ancak USD’de alıs yönünde pozisyon almak konusunda dikkatli olunmalı. Ben, hangi vadede islem yapılırsa yapılsın su an diğer ikililerin AUDUSD’den daha iyi bir risk-getiri oranı sunduğu kanısındayım. Bugün için destek seviyeleri 0.6333 ve 0.6274; direnç seviyeleri ise 0.6700 ve 0.6772. Mevcut islem bandının her iki ucuna doğru gerçeklesecek hareketlerin dirençle karsılasması beklenebilir; bu nedenle bu seviyelerde pozisyonlar bir miktar azaltılabilir; ya da su an islem yapılmadan beklenebilir. Eğer 0.8384 seviyesindeki TDST direncine doğru bir ralli gerçeklesirse uzun vadeli satıs pozisyonları açılabilir.
Tags: 2008
Günlük Pivot
USDJPY GBPUSD EURUSD USDCHF USDCAD AUDUSD GBPJPY EURJPY EURGBP EURCHF USD Index GOLD
OPEN 97.63 1.5383 1.2521 1.1874 1.2068 0.6569 150.18 122.26 0.8137 1.4873 730.90
HIGH 98.11 1.5487 1.2636 1.1900 1.2393 0.6670 151.84 123.91 0.8417 1.4941 740.35
LOW 94.44 1.4891 1.2464 1.1760 1.1974 0.6346 141.03 118.07 0.8125 1.4711 707.90
CLOSE 95.02 1.4962 1.2508 1.1868 1.2384 0.6408 142.20 118.79 0.8358 1.4842 711.80
R4 107.31 1.6969 1.3048 1.2271 1.3462 0.7470 178.74 138.28 0.9135 1.5532 0.00 820.09
mid point 104.57 1.6518 1.2910 1.2176 1.3158 0.7222 170.57 133.78 0.8910 1.5367 0.00 795.06
R3 101.83 1.6067 1.2773 1.2081 1.2855 0.6975 162.41 129.29 0.8686 1.5203 0.00 770.03
mid point 100.90 1.5922 1.2738 1.2036 1.2739 0.6898 159.76 127.94 0.8618 1.5137 0.00 762.61
R2 99.97 1.5777 1.2704 1.1991 1.2624 0.6822 157.12 126.60 0.8551 1.5072 0.00 755.19
mid point 99.07 1.5624 1.2652 1.1966 1.2530 0.6736 154.36 125.02 0.8472 1.5022 0.00 746.38
R1 98.16 1.5471 1.2601 1.1941 1.2436 0.6651 151.60 123.45 0.8394 1.4973 0.00 737.58
mid point 97.23 1.5326 1.2566 1.1896 1.2320 0.6574 148.95 122.10 0.8326 1.4907 0.00 730.16
PP 96.30 1.5181 1.2532 1.1851 1.2205 0.6498 146.31 120.76 0.8259 1.4842 0.00 722.74
mid point 95.40 1.5028 1.2480 1.1826 1.2111 0.6412 143.55 119.18 0.8180 1.4792 0.00 713.93
S1 94.49 1.4875 1.2429 1.1801 1.2017 0.6327 140.79 117.61 0.8102 1.4743 0.00 705.13
mid point 93.56 1.4730 1.2394 1.1756 1.1901 0.6250 138.14 116.26 0.8034 1.4677 0.00 697.71
S2 92.63 1.4585 1.2360 1.1711 1.1786 0.6174 135.50 114.92 0.7967 1.4612 0.00 690.29
mid point 91.73 1.4432 1.2308 1.1686 1.1692 0.6088 132.74 113.34 0.7888 1.4562 0.00 681.48
S3 90.82 1.4279 1.2257 1.1661 1.1598 0.6003 129.98 111.77 0.7810 1.4513 0.00 672.68
mid point 88.06 1.3836 1.2136 1.1546 1.1273 0.5764 121.93 107.50 0.7596 1.4332 0.00 649.03
S4 85.29 1.3393 1.2016 1.1431 1.0948 0.5526 113.88 103.24 0.7383 1.4152 0.00 625.39
forex yorum
Japonya da açıklanacak olan Bank of Japan aylık raporu verisinde beklentiler olumsuz.Zaten durgun olan Japon ekonomisi için GSYİH büyüme rakamının aşağıya revize edilmesi bir bakıma bu raporun içeriğini tahmin etmeyi kolaylaştırıyor.Piyasalardaki çalkantının etkisiyle azalan carry trade pozisyonları yendeki güçlenmenin bugün de sürmesine neden olabilir.
İsviçre de açıklanacak olan dış ticaret dengesi verisinde beklentiler olumlu.Ancak ülkenin tüm koşu ülkelerinde ciddi bir yavaşlamanın olması nedeniyle sınırlı da olsa bu veride bir olumsuzluk meydana gelebilir.Daha önemli bir veri olan faiz kararında ise herhangi bir değişiklik beklenmiyor.
İngiltere de açıklanacak olan perakende satışlar verisinde beklentiler olumlu.Bu durumda pounddaki güçlenmenin devamı beklenebilir.Ancak önümüzdeki ay İngiltere verilerinde beklentilerin üzerinde bir olumsuzluk meydana gelebilir.Şimdiden hazırlıklı olmakta yarar var.
ABD de açıklanacak Philadelphia FED endeksi verisinde beklentiler olumsuz.Diğer olumsuz beklentili veri ise öncü göstergeler verisi.Dün açıklanan konut başlangıçları verisinde son 17 yılın en düşük seviyesine gelinmesi gayrimenkul sektöründe herkesin merakla beklediği dibin hala yakınında olunmadığı şeklinde yorumlanabilir.Son günlerde meydana gelen çalkantılara rağmen doların zayıflamaması ise dolardan kaçan fonların euro ve diğer ana paralardan ziyade altına akmasından kaynaklanıyor.Altında dün de belirttiğimiz gibi petrolden bağımsız yükseliş devam ediyor ve bu yükselişin bugün de devam etmesi beklenebilir.
Bear Sterns ve ardından Lehman Brothers ın iflası sonucu bu krizin 1929 kriziyle eş değer hatta daha da büyük bir kriz olduğuna yönelik yorumlar sıklıkla yapılıyor.Yaşayan hiçbir analistin 1929 krizini görmediği ve şu anki ekopolitik konumun farklılığı göz önünde bulundurulduğunda 1929 krizi ile kıyaslama yapmanın çok da mantıklı olduğunu söylemek zor.Batan bankaların yatırım bankası olması ve henüz likit gücü yüksek olan mevduat bankalarında bir iflasın olmaması bardağın dolu tarafı olarak değerlendirilebilir.Bu noktada zor durumda olan Citigroup un kaderi krizin boyutunun tespiti açısından önemli.
Tags: Gayrimenkul, Japonya